GIRIS2.HARUNYAHYA.COMhttp://giris2.harunyahya.comgiris2.harunyahya.com - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 giris2.harunyahya.com 1GIRIS2.HARUNYAHYA.COMhttp://giris2.harunyahya.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Günden Güne Güçlenen Türkiye-Rusya Kadim Dostluğu

Astana barış sürecinin üç garantör ülkesi Rusya, Türkiye ve İran liderleri Sayın Putin, Sayın Erdoğan ve Sayın Ruhani geçtiğimiz hafta Ankara'daki zirvede biraraya geldi. Toplantı, önceden takvime bağlanmış olmakla birlikte Sayın Putin'in seçim zaferi sonrası ilk dış gezisini Türkiye'ye yapması bakımından da ayrıca anlamlıydı.

Rusya, Türkiye ve İran basınında kapsamlı yer alan üçlü zirve aynı zamanda tüm dünyanın dikkatlerini de üzerine topladı. Suriye'nin geleceğinde çok önemli belirleyici rol oynayan Astana sürecinin son oturumunda liderlerin en önemli vurgusu ülkenin egemenliği ve toprak bütünlüğünün sağlanması, bölgedeki terörist unsurların etkisiz hale getirilerek krizin siyasi yöntemlerle çözüme kavuşturulması yönündeydi. Üç ülkenin bu konudaki işbirliğinde kararlı olduklarının, ilerde de geri adım atmayacaklarının altı çizildi.

Gerçekten de Suriye'de yıllardır dökülen kanın durdurulması yönünde bugüne kadar en somut barışçıl adımlar, ancak bölgenin en güçlü üç aktörü Rusya, Türkiye ve İran'ın devreye girmesiyle atılabildi. Ateşkeslerin, çatışmasızlık bölgelerinin hızla gerçekleşmesini, terörist unsurların büyük ölçüde ve "gerçek anlamda" etkisiz hale getirilmesini sağladı. Buna karşın, yıllardır sürünceme, oyalanma ve çözümsüzlüğün diğer adı 'Cenevre Suriye Görüşmeleri'nin başarısızlığı ortada.

Tüm bunlar barış ve çözümün, Türkiye, Rusya ve İran öncülüğündeki bölgesel güçlerin insiyatifi ele almasıyla sağlanabileceğinin açık bir göstergesi. Suni gerekçelerle son 30 yıldır bölgede haksız işgal ve çıkar politikaları güden, ekonomik ve siyasi sömürü projeleri uğruna yıkım, katliam, bölünmüşlük ve parçalanmışlıktan başka bir şey getirmeyen güçlerin değil...

Rusya devlet televizyonu Rusya 1 TV'nin, "tarihi", "iki ülkenin en büyük yakınlaşması" şeklindeki ifadelerle aktardığı Sn. Putin’in Ankara ziyareti her fırsatta iki ülkeyi birbirine düşman yapmaya çalışan, başta İngiliz derin devleti olmak üzere bir kısım  derin odaklara da önemli bir mesaj taşıyordu.

Zira, yakın geçmişte Türkiye-Rusya yakınlaşma girişimlerinin sonuçlarının ağır olduğunu unutmamak gerek: Örneğin, eski Başbakan Adnan Menderes'in, Rusya ziyaretinin hemen öncesinde 27 Mayıs 1960'ta devrildiğini... Yine eski Başbakanlardan Süleyman Demirel'in, Türkiye üzerinden kalkan U-2 casus uçaklarının Rusya’yı dinlemesini yasakladığı ve Seydişehir Alüminyum Tesisleri ve İskenderun Demir Çelik ile Aliağa Rafinerisi’ni Ruslara yaptırdığı için 12 Mart’ta devrildiğini...

Ancak Sayın Erdoğan ve Sayın Putin’in güçlü liderlikleri ve aralarındaki sağlam dostluk sayesinde söz konusu derin odaklar bu kez liderleri devirmeyi başaramadılar. İki ülkenin büyük bir ivmeyle tırmanan dostluk ve işbirliğinde gelinen son nokta, yaklaşık iki asırdır bölgenin gizli eli İngiliz derin devleti öncülüğünde sürdürülen sinsi provokasyon ve düşmanlaştırma politikalarının iflas ettiğinin bir ilanıydı.

Son dönemde aynı çevrelerin, gerek Rusya ve Sayın Putin'e gerekse Türkiye ve Sayın Erdoğan'a yönelik sürdürdükleri kara propaganda da bu kirli politikaların can çekiştiğinin bir göstergesi. Bundan böyle, uluslararası kamuoyu Türkiye, Rusya ve İran arasında olması gereken en doğal ve meşru komşuluk ilişkilerini, dostluk ve yakınlaşmaları, işbirliği ve ittifakları engelleme girişimlerini  bir yana bırakarak bu gerçekle yaşamasını öğrenmelidir. Nasıl ki ABD'nin Kanada'yla olan sıcak komşuluk ilişkilerinden, İngiltere'yle olan ittifak ve işbirliğinden rahatsızlık duymuyorsa...

Türkiye'nin bir NATO ülkesi olması, coğrafi ve stratejik bağları olduğu kadim komşuları Rusya'yla veya İran'la iyi ilişkiler içinde olmasına hiçbir biçimde bir engel değildir. Nitekim Türkiye, son dönemde İngiltere'nin başı çektiği ve NATO ülkelerinin destek verdiği Rusya'ya yönelik baskı ve yaptırım kampanyalarına hiçbir zaman katılmadı. NATO'lu müttefiklerinin yaptığı gibi Rus diplomatları ülkesinden gönderme kararları almadı.

Yine, geçtiğimiz hafta Sayın Erdoğan ve Sayın Putin'in temel atma törenine Ankara'dan telekonferansla katldıkları Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesini Rusya üstlendi. Dahası, Türkiye'nin bir NATO üyesi olarak Rusya'yla yaptığı ezber bozan S-400 hava savunma sistemi anlaşması, NATO ülkelerinin şaşkınlık dolu bakışları altında gerçekleşti.

Buna karşın, 15 Temmuz darbe girişiminde birçok NATO ülkesi sessizlik içinde sonucu beklerken, hatta bir kısmı darbecileri destekleyen doğrudan ya da imalı demeçler, mesajlar verirken Sayın Erdoğan'a en net ve kararlı destek ifadesi Sayın Putin'den geldi. Türkiye'nin, güney sınırında İngiltere-ABD işbirliğiyle konuşlandırılmış YPG/PKK terör yapılanmasını temizlemeye yönelik operasyonlarında yine en büyük destek Rusya'dan geldi. Sayın Putin, Türk savaş uçaklarına Suriye hava sahasının açılması talimatını vererek Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarında bölgeyi teröristlerden temizlemesine yardımcı oldu.

Elbette tüm bunlar Türkiye'nin Batı'ya, NATO'ya sırtını döndüğü anlamına gelmiyor. Yalnızca,  Türkiye'nin şahsiyetli, bölgesel hak ve sorumluluklarının bilincinde, sorunların çözümünde komşularıyla sıkı ittifak ve dayanışma içinde etkin rol almada, bölge çıkarlarını gözeten akılcı ve barışçıl politikalar geliştirmede kararlı olduğunun bir göstergesi. Bu anlamda Türkiye-Rusya dostluk ve işbirliği sağlıklı uluslararası ve komşuluk ilişkileri bakımından da güzel bir örnek teşkil ediyor.

Her iki ülkenin birbirlerinin çıkar ve hassasiyetlerine saygı gösteren akılcı ve sağduyulu politikaları da bu dostluk ve yakınlaşmayı pekiştiren önemli bir faktördür. Bu açıdan Türk-Rus ilişkileri, farklı ittifak veya birliklere bağlı komşu ülkelerin karşılıklı saygı, dostluk ve anlayış çerçevesinde son derece başarılı ilişkiler geliştirebileceği, ortak politikalar yürütebileceğini gösteren güzel bir modeldir.

Türk-Rus ilişkilerinin sürekli gelişerek özlenen düzeye gelmesinde Sayın Putin ve Sayın Erdoğan arasındaki samimi diyalog ve dostluğun belirleyici rolünü de akıldan kesinlikle çıkarmamak gerekir. İki lider arasındaki bu sıcak dostluk Rusya ve Türkiye dostluğunun da önemli bir sembolü haline gelmiştir.

Elbette, bu durumun emperyalist derin devlet mekanizmasının hiç işine gelmediğini, yüzyıllardır aşama aşama tesis ettiği küresel sömürü düzenine tehdit olarak gördüğünü söylemeye bile gerek yok. Ve bu düzeni koruyabilmek için de tehdit olarak gördüğü unsurlara karşı gerekli gördüğünde maddi, manevi her türlü akıl almaz insanlık dışı yöntemleri izleyebileceği de tarihi bir gerçek.

Bu açıdan, bu iki değerli ve tarihi liderin büyük bir titizlikle koruyup kollanmaları, sağlıkları, güvenlikleri için her türlü tedbirin alınması, Türk ve Rus halklarının bu önemli şahsiyetlere her yönden sahip çıkmaları, her fırsatta kendilerine destek verdiklerini, yanlarında olduklarını hissettirmeleri, vurgulamaları son derece hayati bir konu.

Adnan Oktar'ın Pravda'da (Rusya) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/13-04-2018/140734-russia_turkey-0/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272985/gunden-gune-guclenen-turkiye-rusyahttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272985/gunden-gune-guclenen-turkiye-rusyahttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_ever_growing_long_standing_Turkish_Russian_relationship2.jpgWed, 18 Apr 2018 00:26:12 +0300
Tarihin En Büyük İnsanlık Ve Savaş Suçlarından "Irak İşgali"

Bundan 15 yıl önce, Bağdat saati ile 20 Mart 2003'te ABD ve İngiltere öncülüğündeki çok uluslu askeri koalisyon Irak'ı işgal harekatını başlattı. Öne sürülen ana gerekçe, (sözde) ülkede geliştirilmekte olan kitle imha silahlarının yok edilmesiydi. Ayrıca, Saddam Hüseyin'in diktatörlük rejimine son verilip Irak'ta demokrasi ve insan haklarının tesis edilmesi de işgalin temel gerekçeleri arasında gösteriliyordu. Bu nedenle işgal, "Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu" olarak da adlandırıldı.

Operasyon öncesinde, dönemin ABD Başkanı George W. Bush’a, 2001-2003 yılları arasında Tony Blair'in Irak'a karşı savaş bahanesi olarak kullanmak üzere kendisine servis ettiği MI6'in gerçek-dışı istihbarat raporlarını dayanak alan bir dosya hazırlandı. Bu dosyayla, BM ve koalisyon ülkelerini Irak'ta sözde kitle imha silahları olduğuna ikna ederek işgalin başlatılması hedefleniyordu.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, 5 Şubat 2003'te BMGK'ya yaptığı konuşmasında MI6’in dezinformasyonuna dayalı olarak hazırlanan dosyadaki uydurma Konsey'e aktardı.

Bush da operasyondan 2 gün önce ABD halkına yaptığı TV konuşmasında gerçek dışı bilgilerden oluşan aynı rapora dayanarak şunları söylüyordu :

"Tehlike açıktır: Irak'ın yardımıyla elde ettikleri kimyasal, biyolojik veya, bir gün, nükleer silahları kullanarak teröristler bilinen emellerine ulaşacak ve ülkemizde ve diğer ülkelerdeki binlerce veya yüzbinlerce masum insanı öldüreceklerdir... Bunu önlemek için her şeyi yapacağız... Dehşet günü gelmeden önce, harekete geçmek için çok geç olmadan önce bu tehlike yok edilecek..."

MI6’in sunduğu sözde delillere rağmen Güvenlik Konseyi ortada yeterli ve geçerli kanıt olmadığı için harekatı onaylamadı. İşgal, Güvenlik Konseyi kararı olmadan, uluslararası hukuk alenen çiğnenerek başlatıldı.

9 yıl süren işgal boyunca, Irak'ta hiçbir kitle imha silahının izine rastlanmadı. Nitekim, İngiliz hükümetinin atadığı, Irak Araştırma Komisyonu'nun 7 yılda hazırlayıp 6 Temmuz 2016'da yayınladığı 12 ciltlik Irak  (Chilcot) Raporu da bu gerçeği resmen ortaya koydu.

Kuşkusuz Saddam tarihin gördüğü en gaddar diktatörlerden biriydi ve halkına amansız eziyet yapıyordu. Ancak işgal sonrasında Irak halkı, Saddam döneminde olduğundan kat kat büyük felaketlerin içine sürüklendi. Çok büyük zulüm, işkence ve haksızlıklara maruz kaldı. Dünyanın en zengin 4. büyük petrol rezervlerine sahip Irak, dünyanın en yoksul ve perişan toplumu haline geldi. İstikrarsızlık, güvensizlik, korku ve terör tüm ülkeyi sardı. Başa gelen yönetimlerde yolsuzluk, rüşvet, zimmet, devleti soyma gibi suistimaller dev boyutlara ulaştı. Irak halkının yüz milyarlarca dolarlık serveti işgalci güçler ve onların bazı yerli iş birlikçilerinin kasalarına aktı.

ABD'de yaşayan Iraklı yazar Sinan Atoon, geçtiğimiz ay New York Times'ta yayınlanan "15 Yıl Önce Amerika Ülkemi Yok Etti" başlıklı makalesinde, "Irak'ın Saddam yönetiminde olduğundan daha kötü olabileceğini hiç düşünmemiştim, ama ABD'nin başardığı ve Iraklılara bıraktığı buydu." demekteydi.

İşgal nedeniyle hayatını kaybedenleri sayısını kimse kesin hesaplayamıyor. En gerçekçi tahminlere göre bu sayı 1 milyonun üzerinde... İngiliz The Lancet isimli tıp dergisi, yalnızca 2006 Haziran'ına kadar şiddet sonucu ölen sivillerin sayısının 600.000’e ulaştığını belirtiyor.

Irak'ın işgaliyle başlayan yıkım ve felaket süreci zincirleme olarak tüm bölgeyi kuşattı. Arap yarımadasından Afrika'nın derinliklerine kadar uzanan, savaşlar, isyanlar, katliamlarla dolu bir ateş ve kan denizi oluştu. Radikal terör görülmemiş boyutlara ulaştı. Irak'ı işgal gerekçelerinden gösterilen El-Kaide, işgalle birlikte tam olarak bölgeye yerleşti. Yine, işgal sırasında doğan katliam makinesi IŞİD radikal terörü dünya çapında genişletti. Şii ve Sünniler arasında mezhepsel ayrımcılık kışkırtılarak suni ihtilaf ve düşmanlıklar türetildi, mezhep çatışmaları, iç savaşlar körüklendi.

"Büyük Ortadoğu" dizayn projesinin önemli adımlarından biri olan Irak'ın işgaliyle sağlanmak istenen ortam da gerçekte buydu.

Sonuçta, savaş ve askeri işgal yöntemleriyle Ortadoğu'da barış, demokrasi, huzur ve güvenlik ortamının sağlanamayacağı, terörün yok edilemeyeceği bir kez daha görüldü. Bu tür müdahalelerin yapıldığı Afganistan, Libya, Suriye, Yemen, vs... gibi ülkelerde durum öncekinden çok daha kötü bir hale geldi.

Şiddet politikalarının zararları işgalci ülkelere de yansıdı. Irak işgalinde ABD, resmi rakamlara göre 4 binden fazla askerini kaybetti, binlercesi yaralandı, binlerce asker ülkesine döndüğünde bunalım ve intihara sürüklendi. Irak ve Afganistan işgalleri ABD'ye toplam 6 trilyon dolara maloldu. 6 trilyon dolar, Ortadoğu'yu dev bir enkaz yığını ve toplu mezarlığa dönüştürmekten başka işe yaramadı. Yapılması gereken mücadelenin terörün zihniyetiyle olduğunu tüm dünya gördü. 6 trilyon dolar insanların eğitimi, bilinçlendirilmesi, ekonomik kalkınma ve ilerleme için kullanılmış olsaydı bugün çok başka bir dünyada yaşıyor olurduk.

Kuşkusuz bu felaketlerin nedeni hakkında Müslümanların da düşünmesi gereken hususlar var. Müslüman coğrafyasının büyük bölümüne hakim olan, Kuran'a bütünüyle aykırı hurafe, gelenek ve kabile kültürlerinin bir sentezi olan "bağnaz din anlayışı" felakete davetiye çıkaran en büyük etken.

Çağdaşlığa, modernliğe kapalı, kadınları ikinci sınıf gören, onların en temel hak ve özgürlüklerini gaspeden, kalite, sanat ve estetiğe düşman, bilimi, teknolojiyi, gelişmeyi, ilerlemeyi, açılımı reddeden bağnaz zihniyet radikalizmin de beslendiği en büyük kaynak. Dikkat edilirse işgale maruz kalan ülkeler genellikle hep hurafeci anlayışın etkisinde kalarak kadına değer vermekte yetersiz kalmış, demokrasiyi ve özgürlükleri kökleştirememiş ülkeler oluyor. Bağnazlığın etkisinde olan ülkeler, kendi ayakları üzerinde duramaz bir görünüm vermelerinin yanı sıra, güçsüz ve yönlendirilebilir bir görünüm de veriyorlar ve devlet sistemi bir türlü güçlenemiyor. Oysa özellikle terör ve işgallerin hüküm sürdüğü ülkelerde devlet sisteminin ve milli yapının çok güçlü olması gerekir. Bunu sağlamak için Islam ülkelerinin birbirlerine destek olmaları ve hurafe sistemlerini ortadan kaldıracak, İslam'ın özünü yaşayacak ve bu şekilde hem devlet anlamında, hem milli anlamda gelişecek bir yapıyı oluşturmaları gerekiyor.

Ancak bu zihniyetle mücadelenin yolu hiçbir zaman hava bombardımanları, tanklar, tüfekler değil. Tanklarla içinden çıkılmaz kan gölüne dönen ortam, Kuran Müslümanlığının öğretilmesi ve anlatılmasıyla çok kısa sürede barışa ve huzura kavuşabilir.

Bölünmeyi, ihtilafı, düşmanlığı teşvik eden bağnazlık yerine sevgi, merhamet, kardeşlik, demokrasi, ifade özgürlüğü, birlik ve beraberliği öğütleyen Kuran'a dönülmesi İslam dünyasının en acil ve hayati ihtiyacı. Kuran'ın emrettiği elbirlik bir dayanışma, yardımlaşma ve işbirliği ruhu ve her düşünceden her inançtan insana hürriyet sayesinde en çaresiz görünen İslam ülkeleri, Müslüman toplulukları dahi en ileri refah, zenginlik, huzur, güvenlik ve mutluluk düzeyine erişebilir.

Adnan Oktar'ın New Straits Times'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

https://www.nst.com.my/opinion/columnists/2018/04/355815/six-trillion-dollar-grave

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272983/tarihin-en-buyuk-insanlik-vehttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272983/tarihin-en-buyuk-insanlik-vehttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/new_straits_times_adnan_oktar_six_trillion_dollar_grave2.jpgWed, 18 Apr 2018 00:16:58 +0300
Sayın Adnan Oktar'ın Pakistan’ın günlük gazetesi The Rahnuma’da yayınlanan röportajı

1. Sizin görüşünüze göre, Havva’nın Hz. Adem’in ilham kaynağı, Hacer’in Hz. İsmail'in ilham kaynağı, Meryem'in Hz. İsa’nın, Hazreti Hatice’nin Hazreti Muhammed’in ve Hz. Fatıma’nın da Hz. Ali’nin ilham kaynağı olduğunu söylemek doğru olur mu?

Benim düşünceme göre kadınlar, Allah’ın yeryüzündeki en güzel tecellileri. İnsanların bir çoğu kadının nasıl bir nimet olduğunun farkında bile değil, ellerinde elmas var ama cama baktıklarını sanıyorlar. Anlamıyorlar kadınların güzelliğini ve değerini. Kadınlar detayları görme, incelik, sabır, merhamet, sevgi, tutku, derinlik, sanat gibi sayısız yönde açık olarak üstün yaratılmışlar. Sevgiyi ve tutkuyu mükemmel bilmeleri onları çok değerli kılıyor. Ama ne var ki bir çok kadın hayatında sevgiyi bir kez bile yaşamadan vefat ediyor. Hayatları boyunca samimi sevgiyi arıyorlar ama hep yüzeysel, yapmacık, aklen zayıf olan bir anlayışla karşı karşıya kalıyorlar. Bu tabi çok acı bir durum. Tarihe baktığımızda kadın düşmanlığının şeytanla başladığını, kadınların en çok ve en derin sevgiyi ise Peygamberlerden gördüğünü görüyoruz. Peygamberlerin kadınlara olan sevgisi, hürmeti ve ilgisi hemen her devirde münafıkların ve müşriklerin en çok kafalarını taktıkları konu olmuş. Firavun döneminde kadınların Hz. Musa’ya olan sevgisi ve sadakati onun da kadınlara verdiği değer Firavun’un Hz. Musa’ya müthiş haset etmesine sebep olmuş. Hz. Süleyman, Hz. Davut kadınlara gösterdikleri ilgi ve sevgiyle tanınıp bilinmişlerdir.. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de kadının kıymetini en iyi bilen insan. Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin kadınları hep çok sevmişler, değer vermişler. Kadınlar da onlardaki imana, samimiyete, kaliteye, derinliğe aşık olmuşlar. Bu aşk münafıkları adeta delirtmiş. Müthiş haset etmişler Peygamberimize ve ehli beyte. Peygamberimiz kendi döneminde cahiliyenin getirdiği ve kadınları baskı altına alan tüm hükümleri kaldırmış. Ancak Peygamberimizin vefatının hemen ardından münafıklar, cahiliyedeki kadın nefretini İslam’a dahil etmişler. Üstelik bunu çok alçakça bir yöntemle yapmışlar. Peygamberimiz adına hurafeler uydurarak kadına karşı korkunç bir bakış açısının gelişmesine sebep olmuşlar. Dünyanın en güzel varlığı olan kadınları haşa aklı yarım, cehennemlik, potansiyel suç ve günah unsuru, dayak yemesi gereken, ne denirse tersi yapılması gereken garip bir varlık gibi tanıtmışlar ve hatta kadınların dahi bunu kabul etmesine sebep olmuşlar. Oysa Kuran’da böyle bir bakış açısı yok. Tam tersine Allah kadınların bir çiçek gibi korunmasından ve ihtimam görmeleri gerektiğinden bahsediyor. Kuran’a göre kadınlar lider olabiliyor, hayatın her alanında önde oluyorlar. İşte Peygamberimiz döneminde Kuran’a göre yaşanan bu özgürlük ve sevgi anlayışını şimdi ahir zamanda Mehdi vesilesiyle yeniden göreceğiz. Peygamberimiz bunun müjdesini özellikle vermiş. Kadınlar Mehdiyet devrinde alabildiğine özgür olacaklar inşaAllah.

2. Suudi Arabistan'da son zamanlarda gerçekleşen modernleşme ile birlikte, dünya temel ideolojik reformların mümkün olduğuna inanabilir hale gelmiştir. Buna benzer bir şekilde sizce İsrail de Siyonizmle ilgili eski ve katı fikirlerini bir kenara bırakıp daha çoğulcu bir görüş benimseyebilir mi? İsrail’le yakın ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda (Filistin konusuyla ilgili bazı fikir ayrılıkları bulunsa da), Türkiye İsrail’de ve Siyonizme destek olan Batı dünyasında radikalizminin önüne geçilmesinde nasıl bir rol oynayabilir?

Aslında buna reform değil dinin özüne dönmek denilse daha doğru olur. Dikkat ederseniz bugün İslam aleminde yaşanan sorunun temelinde Müslümanların büyük kısmının Kuran’dan uzaklaşarak bazı batıl gelenekleri, hurafeleri, rivayetleri din gibi kabul etmeleri ve bunlar üzerinden ayrılıklar ve çatışmalar yaşamaları vardır. Nitekim Furkan Suresi’nin 30. Ayetinde Peygamberimizin ümmetinden tek bir şikayeti olduğu bildiriliyor: “Rabbim benim kavmim bu Kuran’ı terk edilmiş bıraktı” diyor. Oysa Allah’ın sözü olan Kuran yeterlidir, Kuran’a uygun olan hadis geçerlidir. Müslümanlar Allah’ın gösterdiği bu yola uyduklarında hayatın bir çok alanında yaşadıkları sorunların bir bir ortadan kalktığını görecekler.

Sorunuzun cevabı olarak Siyonizmin de tanımının doğru yapılması gerekir. Dindar Musevilerin inandığı Siyonizm, Allah’ı sevenlerin, Allah dostlarının ve imanın dünyaya hakim olmasıdır. Bu anlamda bir Siyonizm’den Müslümanların rahatsız olmasını gerektiren bir durum olmaz. Çünkü, Kuran’a göre Museviler Kitap Ehlidir, onların yemekleri Müslümanlara helaldir ve Müslümanlar Musevi kadınlarla evlenebilirler. Dolayısıyla Müslümanlarla Museviler birbirlerinin düşmanı değil, her ikisi de bir olan Allah’a iman eden, her ikisi de Peygamber soyundan gelen kardeşlerdir. Ancak tek bir ırkın hakimiyetini öngören ve ırk temelli yanlış bir anlayışla bir çok haksızlığa sebep olan bir ideoloji söz konusu olursa buna tüm vicdan sahiplerinin karşı çıkması gerekir. Ben de zulmün her türlüsüne kim tarafından yapılırsa yapılsın her zaman karşı olan bir insanım. Benim inancım, zulmedenlere karşı Allah’ı sevenler, Allah dostları ittifak ederse ve birlik olursa o zaman bütün sorunlar çözülür, radikalizm de ortadan kalkar.

Türkiye’nin radikalizmin önüne geçilmesi konusundaki sorunuza gelince, açıkçası böyle bir misyonu şu anda İslam aleminde gerçekleştirebilecek tek ülke gerçekten Türkiye. Türkiye demokrasi, laiklik, fikir özgürlüğü ve Kuran’ın iç içe olduğunu kabul etmiş bir İslam anlayışına sahiptir. Atatürk’ün bu konudaki hizmeti çok büyük olmuştur. Hemen her İslam ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de bağnaz zihniyet zaman zaman çıkışlar yapar, ancak bu çok ufak bir azınlıktır ve hiçbir zaman başarılı olamaz. Özellikle de son dönemde Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Müslümanlar için tek kaynağın Kuran ve Kuran’a uygun olan hadisler olduğunu söylemiş olması, Peygamberimiz adına uydurma rivayetlerle ortaya çıkanları ise net bir dille eleştirmiş olması çok önemli bir adım olmuştur. Türkiye dışında bu derece üst bir liderlik seviyesinde bu kadar net radikalizm karşıtı izahlar yapılan başka bir ülke yok. Dolayısıyla Türkiye bu konuda tüm İslam alemi için önemli bir kapı açıyor ve örnek oluyor.

3. Ortadoğu’daki barış süreci ve başkenti doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin gerçekleşmesinde Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz? 

Türkiye, uluslararası toplumu etkilemekte önemli rol üstlenebilen ülkelerden biri. Türkiye’nin her zaman barıştan yana olması, özellikle Müslüman ülkeler arasında kardeşlik hukukunu gözetmesi, dünya çapında yardıma ihtiyacı olan ülkelere hiçbir ayrım gözetmeden, dinine, mezhebine, aşiretine, etnik kökenine bakmadan yardıma koşması bu güzelliğin vesilelerinden biri. Filistinli kardeşlerimizin Kudüs’te alabildiğine hür ve özgür yaşaması tüm İslam aleminin en candan temennisidir. Bizim idealimizdeki Kudüs’te sadece Müslümanlar değil, Museviler ve Hristiyanlar da alabildiğine özgür olmalıdır. Hepsi birlikte Allah’a ibadet etmeli, kardeşçe, bir arada güzellikle yaşayabilmelidir. Selahaddin Eyubi devrinde bu sağlanmış, Osmanlı devrinde 400 yıl bu sağlanmış. Bugün neden olmasın? Bölge çok geniş bir coğrafya, alabildiğine uçsuz bucaksız alan, bir arada güzellikle kardeşçe yaşayalım. Museviler gelsinler her yere yerleşsinler, Filistinliler istedikleri yerlerde yaşasınlar. Ne güzel kardeş olalım, neden illa kavga olsun. Ama işte bunun sağlanabilmesi için Allah’ın gösterdiği yola uymak şart. Bu da Kuran’a uymak, Müslümanların kardeş olduğunu hatırlamak ve birlik olmakla mümkün.

Kudüs’ü kurtaracak olan İslam Birliği’dir yoksa sadece savaş, kargaşa olur. İslam Birliği olsa Museviler, Hristiyanlar, Müslümanlar bir arada çok güzel yaşar. Her yeri bağlık bahçelik yaparız, Hz. Süleyman’ın mescidini yeniden inşa ederiz, Hz. İbrahim’in, Hz. İsa’nın, tüm peygamberlerin mübarek ayaklarının bastığı yerleri bakımlı hale getiririz, yeşillik, bağlık, bahçelik, mis gibi tertemiz yaparız ama şu an sadece çatışma ve kavga var, girilemiyor bile.

4. Arap ligi, BM Genel Kurulunun yüzde 70.5’u ve İslam İşbirliği Organizasyonu tarafından desteklenen Kudüs’teki iki devletli çözüm konusundaki duruşunuz nedir?

Kudüs tüm insanların, tüm Müslümanların, Hristiyanların, Musevilerindir. Kudüs’ün dostluk kardeşlik ve ibadet merkezi olması daha doğru olur. Her dinden insanın bir arada güzelce yaşayacağı, birlikte Allah’a dua edeceği, kendi ibadetlerini yerini getireceği bir huzur ve barış ortamı olmalı Kudüs’te. Kudüs dini bir şehir, tarihi bir şehir, orijinal haliyle kalması gerekir.

Kudüs siyasi merkez haline getirilmesin. Şehrin dışında Filistin ve İsrail kendi bölgelerinde Kudüs’ü başkent ilan etsinler. Ancak şehir merkezinin tarihi dokusuna hiç dokunulmasın. Kudüs’ün merkezi ibadet şehri olarak kalsın. Kudüs’ü şehrin dışına doğru açıp genişletelim, siyasi merkezler şehrin dışına taşınsın ki şehrin dokusu bozulmasın. Şehrin merkezini de imar edip, tarihi dokusuna hiç dokunmadan güzelleştirelim. Her yeri temizleyelim, zeytinlik, bağlık, bahçelik yapalım. Dünyanın her yerinden insanlar gelsinler. Hristiyanlar, Museviler, Müslümanlar birlikte ibadetlerini yapsınlar. Kudüs’te bir arada güzelce yaşayalım.

Tekrar belirtiyorum, Kudüs her üç din için de ibadet yeri ve kutsal bir toprak. Bölgeyi ateşe çekecek her adımdan kaçınmak önemlidir. Müslümanlarla Musevileri çatıştırmayı hedefleyen bir oyuna gelmemek gerekir. 

http://therahnuma.com/2018/04/06/jerusalem-reform-zionism-preadamism-exclusive-with-adnan-oktar/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272892/sayin-adnan-oktarin-pakistanin-gunlukhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272892/sayin-adnan-oktarin-pakistanin-gunlukhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_rahnuma_daily_adnan_oktar_interview_2.jpgThu, 12 Apr 2018 15:21:03 +0300
Afrin Harekatıyla İlgili Dezinformasyonlar Ve Gerçekler

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, Suriye'nin kuzeyindeki Afrin kenti ve çevresini YPG/PKK ve DEAŞ'lı teröristlerden arındırma amacıyla 20 Ocak 2018'de başlattığı Zeytin Dalı Harekatı 58. gününde hedefine ulaştı. 18 Mart Pazar sabahı itibariyle Afrin'in merkezinde ve tüm köylerinde terörist unsular temizlenerek tam kontrol sağlanmış oldu.

Çatışmalarda YPG/PKK'lı teröristler ağır kayıplar verince Kandil’den Afrin’e destek için gelmiş PKK komutanları kenti terk ederek çareyi Rakka ve Menbiç’e kaçmakta buldu. Üst düzey yöneticilerin kaçmasının ardından geri kalan örgüt militanları da hızla çözülerek bu toplu kaçışa katıldı.

Zeytin Dalı Harekatı süresince, toplamda 4 bine yakın terörist etkisiz hale getirildi. DEAŞ ile mücadelede ABD'nin sözde baş aktörü olarak bölgede hiç çatışma kaybetmediği iddialarıyla öne sürülen YPG/PKK'nın şişirilmiş büyük bir balon olduğu net olarak ortaya çıktı. Askerlikten çok sivil halka terör estirme, etnik temizlik, gaspçılık, yağmacılık, çapulculuk, kaçakçılık gibi konularda uzmanlaşmış YPG/PKK teröristleri Türk ordusu ve ÖSO güçleri karşısında hiçbir varlık gösteremedi.

Daha ilk gününden itibaren, bir kısım Batı medyası Zeytin Dalı Harekatı'yla ilgili çeşitli spekülasyonlara yer vermiş, özellikle de Türkiye’nin başarısız olacağı beklentisi üzerinde yoğunlaşmıştı. Ancak, Afrin'de kontrolün bu kadar kısa sürede sağlanarak kent ve çevresinin terörist unsurlardan tamamen temizlenmesi, konuyla ilgili birçok analizi de boşa çıkardı. Afrin'in Türkiye için bir tür Vietnam'a dönüşeceği tezlerini geçersiz kıldı.

Örneğin, Independent gazetesinden Patrick Cockburn’un, YPG/PKK'nın Afrin'de Türk ordusuna güçlü bir karşı saldırıyla cevap vereceğine ve Türkiye'nin bu operasyonda başarılı olamayacağına dair öngörüleri Batı basınının harekata yaklaşımının bir özetiydi.

Türk ordusunun Afrin harekatındaki kararlı ve başarılı ilerleyişi karşısında söz konusu basın bu sefer de yalan haber ve kara propaganda unsurlarını devreye soktu. Türkiye'nin sivilleri hedef aldığı, hastaneleri vurduğu, soykırım ve katliam yaptığı yalanları aynı medya organlarında dolaşmaya başladı. Uydurma haberler, kimliği belirsiz kişilerle yapılan düzmece röportajlarla desteklenmeye çalışıldı.

Bu dezenformasyon sürecinde, 2016 Ağustos'ta Halep'te çekilen yaralı bir çocuk fotoğrafı, 2012'de Rusya'daki tatbikat görüntüleri, Hollanda Hava Kuvvetleri'ne ait bir F16'da çekilen görüntüler ve aynı görüntülere montajlanmış 2015 yılına ait bir polis amirinin sesi, 2015 yılında Mısır'da patlama sırasında parçalanan bir beden, hatta Medal of Honor isimli bilgisayar oyunundan alınan görüntüler Afrin operasyonuna aitmiş gibi kamuoyuna servis edildi.

Yine, 2017'de Kuveyt'te bir binada çıkan yangının Afrin'deki Türk saldırısı olarak sunulması, 2014'te Gazze Şeridi'nde bulunan bir tankın Afrin'deki Türk tankı olarak gösterilmesi, 18 Ocak'ta Lübnan'a geçmek isteyen bir kadının fotoğrafının "harekatta soğuktan donan kadın" olarak sloganlaştırılması, 29 Ağustos 2017'de Suriye'nin Mare kentinde çekilmiş bir yaralı çocuk fotoğrafının, "harekatta yaralanan çocuk" şeklinde paylaşılması aynı kara propagandanın ürünleridir. Halkın Türk harekatından kaçtığı iddiasıyla paylaşılan bir fotoğrafın ise 2016 yılına ait olduğu anlaşılmıştır. Hepsinden daha ilginci PYD, Türkiye'nin kurduğu iki hastaneye yaptığı "kendi" saldırısını Türk saldırısı olarak kendi hesaplarında paylaşmış, Fransız haber ajansı AFP de bu dezenformasyonu yayınlamıştır.

Oysa bölgede sivillere, asıl zulmeden, etnik temizlik uygulayan unsurun, binlerce tanık ve mağdurun, sayısız yardım ve sivil toplum örgütlerinin ifadesiyle YPG/PKK olduğu çok bilinen bir gerçek. Suriye'de insani diplomasi çalışmaları yürüten avukat Fehid Musa binden fazla sivilin YPG/PKK tarafından hapishanelerde tutulduğunu, örgütün en ağır işkencelerini Kürt muhaliflere uyguladığını, konuyla ilgili detayları Birleşmiş Milletler bünyesindeki örgütlere, Astana'daki heyetlere ve sivil toplum kuruluşlarına sunduklarını, fakat hala sonuç alamadıklarını ifade etmektedir.

Ayrıca Afrin harekatı sırasında YPG/PKK'nın kendilerini kurtarmak için sivilleri canlı kalkan yaptıkları, hatta civar köylerdeki sivilleri zorla Afrin merkezine sürdükleri BM'nin de doğruladığı insanlık dışı olaylardır. Nitekim, BM Genel Sekreter sözcülerinden Farhan Haq, 6 Şubat'ta yaptığı açıklamada, PYD/PKK'nın Afrin'i ablukada tutarak, sivillerin güvenli alanlara çıkışına izin vermediğini dile getirmişti. BM Genel Sekreter yardımcılarından Lowcock da 28 Şubat'taki açıklamasında örgütün sivillerin daha güvenli yerlere gitmesini engellediğini belirtmişti. Buna karşın TSK ise, Kızılhaç'ın 50 bin sivil için gönderdiği yardım konvoyunun güvenli bir biçimde yerine ulaşmasını sağlayarak sivil hassasiyetini bir kez daha ortaya koymuştur.

Teröristlerden temizlenen Afrin'deki yerli halkın ifadeleri de YPG/PKK zulmünü doğrulamaktadır. Abdülmenan Muhammed, “Burada hayat zordu. Örgüt herkesten çocuklarını istiyordu. Bir yıl zindanda yattıktan sonra Türkiye’ye gittim. Üç yıl sonra dönebildim” derken İsmail Halil ise “5 senedir örgüt buradaydı. Araplara çok kötü davranıyorlardı. Şimdi Türkiye geldidemektedir.

Türk ordusu ise, sivillere kötü davranmak şöyle dursun, normal imkanlarıyla bir haftada ağır bombardımanlarla rahatlıkla sonuçlandırabileceği böyle bir operasyonu, tek bir sivilin bile en küçük bir zarar görmesini önleyecek tedbirleri alarak ilerlediği için bu kadar zamana yaydı. Diğer bir deyimle, ABD'nin Rakka'da, Tel Abyad'da, vs... sivil zayiatı gözardı ederek yaptığı bombardımanlar türünden, her ne pahasına olursa olsun bir kenti ele geçirme yöntemi izlemedi.

Bu nedenledir ki Türk ordusu ve beraberindeki ÖSO birlikleri girdikleri Afrin'de büyük bir sevgi ve coşku seli ile sevinç içinde karşılandı. Afrin'li sivil halk birlikleri zılgıtlarla karşıladı. Türk askerlerine ve ÖSO üyelerine koşan sivillerden Cemal Hemo, "6 yıldır neredeydiniz. Bizi neden yalnız bıraktınız. Bugünümüze şükür kurtulduk" diyerek sevincini dile getirdi.

Sonuçta Zeytin Dalı Harekatı, Türk ulusunun ve Türk ordusunun, ahlak, örf, gelenek ve yüksek vicdanını yansıtacak biçimde, doğru olduğuna inandığı ilkeler doğrultusunda kadın, çocuk, yaşlı, sivil masumların hiçbir zarar görmeyeceği bir hassasiyetle sürdürülmüştür. Yalnızca teröristler ve bunlara ait mevzi, sığınak, barınak araç ve gereçler hedef alınarak operasyon başarıyla sonuçlandırılmıştır. YPG/PKK'nın ve bu terör örgütünü destekleyen bir kısım medyanın algı operasyonu olarak ortaya attığı dezenformasyonların, kara propagandaların ise hiçbir gerçek ve geçerli dayanağı yoktur.

https://wtxnews.com/2018/04/10/perspective-the-disinformation-and-facts-regarding-the-afrin-operation/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272697/afrin-harekatiyla-ilgili-dezinformasyonlar-vehttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272697/afrin-harekatiyla-ilgili-dezinformasyonlar-vehttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/wtx_news_adnan_oktar_perspective_the_disinformation_and_facts_regarding_the_Afrin_operation2.jpgThu, 05 Apr 2018 00:45:48 +0300
Hindistan'da Türk izleri ve Hint kültürü mirası

Hint medeniyeti kültürel zenginlikleri ve ortaya koyduğu eserler bakımından dünyanın önde gelen medeniyetlerinden biridir. Bu medeniyetin oluşumunda Hindistan’ın kendi topraklarında yetişen insanların rolü büyüktür. Ancak yarım adaya dışardan gelen farklı kültürlere tabi insanların bu zenginliğin oluşumuna katkıları da az değildir. Bunlardan birisi de Türklerdir. 

XI. yy.’ın ilk yarısında Türkler Hindistan’a ilgi duymaya başlamış ve nihayetinde bölgeye adeta akın etmeye başlamışlardır. Hindistan’da ilk Türk İslam seferi 1001’de gerçekleşmiştir. O dönemde aralarında tam bir iş birliği bulunmayan Hint racaları (prenslikleri) bu saldırılara karşılık verememiş ve geri çekilmişlerdir. Zamanla Kuzey Hindistan’da büyük bir Türk Sultanlığı kurulmuş ve Türklerin etkisi güneye doğru yayılmıştır. Bu devletin kurulması, Hindistan tarihi ve kültürüne büyük bir etkide bulunmuştur. Bu etki sonucunda Delhi, o dönemde dünyanın önemli ticaret ve kültür merkezi konumundaki Bağdat, Kahire ve İstanbul ile rekabet eder bir hale gelmiştir. (1)

Bu dönemden itibaren mimarlıktan edebiyata, sanattan mutfak kültürüne kadar bütün kültürel alanlarda Türk-İslam etkisi görülmeye başlamıştır. 

Bugün hala bu etkinin somut örneklerini görmek mümkündür. Hint ve Türki kültürünün yüzyılları aşan birlikteliği ile yapı bakımından oldukça farklı olmalarına rağmen Hint ve Türk dilinde kelime alışverişleri olmuştur. Türkçeye ait bazı kelimeler aynen alınırken, bazı kelimeler ise Hintçe telafuzza uyarlanmıştır. Hintçede yer etmiş Türkçe kökenli bazı kelimeler şunlardır:

चाक़ू (caku) – çakı, बुक चा (bukca) – bohça, चक़मक़ (cakmak) – çakmak, सनदकु (sanduk) – sanduka / sandık, तंदरु (tandur) – tandır, क़वुरमा (kavurma) – kavurdak, बुज़ा (buza) – boza, पुलाव (pulau) – pilav, शोरबा (sorba) – çorba, आग़ा (aga) – ağa /ağabey, दादा (dada) – dede / baba, ख़ातुन (hatun) – kadın / hanım, ज ुर#ब (jurrab) – corap, तमनचा (tamanca) – tabanca, तोप (top) – top.

Hindistan’da Türk izlerinin en belirgin yönü ise şüphesiz mimari eserleridir. Bu alandaki örnekler oldukça fazladır. Bunların içinde Delhi Sulanlığının ilk sultanı olan Kut-buddin Aybek’in Kutb İslam camidir. Bu cami ile Hindistan’daki Hint İslam mimarlık sanatının temeli atılmıştır. (2) Kutbeddin Aybek’in 1500’de yaptırdığı Delhi’deki ünlü “Kutb Minar” minaresi Memlukler tarzında kırmızı taşlardan yapılmıştır ve yüksekliği 72,6 metreyi bulmaktadır. Bu minare o kadar güzeldir ki; Türkiye’nin tanınmış gazetecilerinden birisi Kutb Minar’ı gören bir ateistin ya iman edeceğini ya da insanoğlunun imanı, kararlılığı, yeteneği, aklı ve diğer tüm güzel özellikleri karşısında saygının ötesinde, huşu ile eğilmekten başka elinden bir şey gelmeyeceğini söylemektedir. (3)

Kutb Minar’dan sonra Babürler zamanında Hindistan’ın pek çok yerinde kaleler, saraylar, mezarlar, ambarlar, hamamlar, havuzlar, camiler hatta şehirler inşa edilmiştir. Özellikle Ekber Şah’ın hükümdarlığı sırasında İran stili ile Hint ve Budist mimari tarzı bir arada kullanılmaya başlanmış ve sonuçta yeni ve eşi görülmemiş yeni bir mimari üslup meydana gelmiştir. Delhi’de bulunan Humayun Mezarlığı, Ekber Şah’ın kendisine başkent yaptığı Fatihpur Sikri Kalesi ve Ekber’in Agra’daki kendi mezarlığı bu tarzın önde gelen örneklerinden bazılarıdır. Ve tabi benzersiz güzelliği ile Taç Mahal…

Tüm bu eserleri koruma sorumluluğu Hint devletine ait görünse de kişisel girişimlerin önemini gösteren örnekler de mevcuttur. Bu örneklerden birisi Haydarabad’ın eski Prensesi Esra Birgen Jah’tır. Osmanlı Hanedanına mensup bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen ve Haydarabad Nizamı Barakat Jah'ın ilk eşi olan Esra Birgen Jah uzun uğraşılarla restore ettirdiği Çov Mahal Sarayı’nı (Chowmahalla Palace) eski ihtişamlı günlerine çevirmeyi başarmıştır. (4) 

Bu restorasyon sırasında mimarlar, mimarlar, tekstil uzmanları, konservatörler, tarihçiler gibi farklı disiplinlerden gelen pek çok kişi görev almıştır. Bu uzman kadro kültürel eski varlıkların yeniden kazanılmasında alanında yetişmiş uzman kadroların en az restorasyon için finans temin edilmesi kadar önemli olduğunun açık bir göstergesidir. Tarihi eşyaların, kostümlerin ve dökümanların toplandığı bir müzeye dönüştürülen saray UNESCO’dan ödül kazanmıştır. (5)

İster Türklere isterse başka kültürlere ait olsun Hindistan’daki tüm eserler “Kültürel Miras” olarak benimsenmeli ve bunlara sahip çıkmalıdır. Bu nedenle, Hindistan’da bulunan, geçmiş uygarlıkların, insanlık tarihi açısından önemli olan pek çok gelişmenin, tarihsel olayların tanıklığını yapan eserlerin yani “tarih”in yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması için, onun belgesi niteliğinde olan eserlerin onarımı ve korunması gerekmektedir. 

Hint yarım adası’ndaki Türk mirası bugün Hindistan’ın öz malı niteliğindedir. Bunların korunması Türkiye ve Hindistan arasındaki ilişkileri ve dostluğu güçlendirecek önemli bir unsur olarak görülmeli ve Türkiye de bunun için gerekli desteği Hint hükümetine sunmalıdır.

Bir ülkenin sanat ve kültürel mirasının oluşması yüzyılları aşan bir süreçtir. Ne var ki bu mirasın kaybolması bazen birkaç günde, bazen de daha kısa bir sürede mümkün olabilmektedir. Hint olsun Türk olsun tüm uluslar kendi topraklarındaki eserlere sahip çıkmalı bunları insanlığın ortak mirası olarak görmelidirler. Bu ortak miras dünyanın neresinde olursa olsun, etnik ve dini çatışmalara, suistimallere, ihmallere ve zamanın yıkımına karşı azami derecede korumaya alınmalıdır. Bu sayede farklı ulusların birbirine olan ilgisi artacak ve yeryüzünde barış daha da yaygınlaşacaktır.

Referanslar:

  1. (1) Rabinovic İ.S., Sorok Vekov İndiiskii Literaturi, Moskova 1969, s. 79.
  2. (2) Francis Robinson, The Mughal Emperors and the Islamic Dynasties of India, Iran and Central Asia, s.77
  3. (3) http://www.ufukotesi.com/yazigoster.asp?yazi_no=20070588
  4. (4) https://www.youtube.com/watch?v=94Dh2k4gbII
  5. (5) http://www.thehindu.com/news/cities/Hyderabad/UNESCO-award-for-Chowmahalla-palace/article15925924.ece

Adnan Oktar'ın The Pioneer'de (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://www.dailypioneer.com/columnists/oped/turkish-traces-in-india.html

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272679/hindistanda-turk-izleri-ve-hinthttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272679/hindistanda-turk-izleri-ve-hinthttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_pioneer_adnan_oktar_Turkish_traces_in_India2.jpgWed, 04 Apr 2018 18:39:45 +0300
Adnan Oktar’ın Fas’ın uluslararası haber ajansı Hespress’e verdiği röportajı

1- 30 sene boyunca İslami eserler veren Harun Yahya ile bugün dans edilen ve şarap içilen ortamlarda bulunan Harun Yahya aynı kişi midir?

Önce sorudaki önemli bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek istiyorum. Ne ben ne de arkadaşlarım, hiçbirimiz şarap ya da başka bir alkollü içki kesinlikle kullanmayız. Müslüman olarak inancımıza göre alkol haramdır. Ben her fırsatta yayınlarımda ve günlük hayatımda alkolün haram olduğunu anlatır, zararlarını da insanlara bilimsel olarak açıklarım. Bir dönem yayın yaptığımız stüdyoda çeşitli dekoratif ortamlar oluştururken masalara da güzel, estetik görünümlü, kaliteli meyve suyu şişeleri konulmuştu. Genelde gösterişli, güzel şişeye, ambalaja sahip içecekler mutlaka şaraptır, alkoldür şeklinde yanlış bir algı olduğu için bazı kimseler ilk başta bunları alkollü içecek sandılar.

Bu yanlış anlaşılmayı gidermek için hemen her programda şişelere tek tek yakın çekimler yaptırarak etiketlerindeki "alkolsüz meyve suyu" yazılarını defalarca gösterdik. Bunlar zaten bilinen, birçok markette satılan kaliteli meyve suyu markaları. Zaman içinde bu konuda kuşkusu olan da kalmadı.

Asıl sorunuza gelirsek, "imani belgeseller hazırlamak, dini kitaplar yazmak, dans etmek ve eğlenmekle çelişkili değil mi" anlamı çıkıyor bu sorudan anladığım kadarıyla. Önce belirtmeliyim ki benim için dinde ölçü Allah'ın Kitabı Kuran'dır, ki herkes için de öyle olması gerektiğine inanıyorum. Dolayısıyla bu konuda da bir çelişki olup olmadığını anlamak için Kuran'a başvurmamız gerekir. Kuran'a baktığımızda ise böyle bir çelişki veya yasaktan bahsedilmediğini görürüz.

Zaten Kuran'da belirtilen çok az sayıda haram ve yasak vardır, bunların dışında kalan her şey helaldir. İşte birçok insanın yanılgıya düştüğü konu da budur. İnsanların büyük kısmında dinin zor olması gerektiği, güzelliğin, sevincin ve neşenin dinde olmayacağı dolayısıyla insana neşe veren her şeyin de yasak olması gerektiği kanaati vardır. Oysa Allah Kuran’da dinin kolay olduğunu bildirmiştir. Allah kullarının mutlu ve rahat yaşamasını ister. Bu yanlış mantığın neticesinde bugün gelinen durum ise, sayısız yasak, sınır, kısıtlama, taassup ile kuşatılmış, neredeyse hiçbir konuda adım atamayan, ilerleme, gelişme, atılım gösteremeyen, Batı medeniyetinin güçlerine bağımlı, gizli ve açık onların kontrolünde bir İslam alemidir.

Günümüzde çok büyük bir Müslüman kitlesi samimi olarak İslam dinini yaşadığını sandığı halde aslında Kuran'a pek çok yönden uzak hatta bütünüyle karşıt ayrı bir din yaşıyor, ancak farkında değil. Yanlış gelenekler, örfler, adetler, hurafeler, uydurma rivayetler, çarpık dini yorumlar ile yoğrulmuş karmakarışık, çok konuda belirsizlikler, çelişkiler, tahrifler ve ihtilaflarla dolu ortodoks bir din anlayışı bu.

Oysa sonsuz akıl, hikmet ve rahmet sahibi Rabbimiz insanları böyle içinden çıkılamaz, karmaşık, tüm dünyadan el etek çekilse bile uygulanması mümkün olmayan bir dinle sorumlu tutmaz, tutmamıştır. Kuran ayetlerinden İslam dininin son derece kolay ve sade olduğunu, Allah'ın müminler için zorluk, belirsizlik, ihtilaf, karmaşa değil kolaylık ve rahatlık dilediğini açıkça görüyoruz.

Bugün bu konuda benimle aynı düşüncede olan Müslümanların sayısı günden güne katlanarak artıyor. Yüzyıllardır terk edilmiş olarak bırakılan Kuran'a yani dinin özüne, esasına dünya çapında yeniden çok hızlı bir yöneliş var. Tabi bu konularda kaleme aldığım yüzlerce kitabımın da bu sevindirici gelişmede önemli katkısı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Sorunuz aslında bu röportajın sınırlarını aşan çok kapsamlı bir kitap konusu. Okuyucularımız, benim bu konuda yazdığım "Karanlık Tehlike Bağnazlık" kitabından akıllarına takılan tüm soruların cevaplarını bulabilirler inşaAllah.

3- Son yıllarda hayatınızda neler değişti ve bu değişimin ardında yatan sebep nedir?

Ben İslam davasına gönül verdiğim günden bu yana temel prensiplerime bağlılıktaki azim ve kararlılığımda, şevk ve heyecanımda –günden güne katlanarak artma dışında– hiçbir değişiklik olmadı. Nedir bu temel prensiplerim: Allah'ın rızasının en fazlasını gözetme, O'nun emirlerini en titiz biçimde yerine getirme, Allah'ın dinini insanlara delilleriyle, akılcı ve bilimsel metotlarla tebliğ etme, İslam dininin sunduğu üstün ahlak ve sevgi anlayışını en güzel şekilde yaşama, tüm dünyaya da bu güzellikleri anlatıp yayma...

Tabi ben de birçok insan gibi sürekli kendimi geliştiriyorum, bilgimi, kültürümü artırıyorum. Kuran'ı daha iyi anlamaya, ona elimden geldiği kadar daha iyi uymaya, ahlakımı daha fazla güzelleştirmeye çalışıyorum. Allah'a olan sevgimi, yakınlığımı, samimiyetimi, korkumu her geçen gün artırmaya gayret ediyorum. Bu doğrultuda gerçekleri daha iyi görme, Kuran'ı eskisine göre daha iyi anlama, derinliklerine, sırlarına vakıf olma, dünyayı, olayları daha iyi analiz etme kabiliyetim de gelişiyor kuşkusuz. Bir insanın hayatı boyunca hiç değişmeden kalması zaten çok anormal bir durum, büyük bir kayıp.

Bazı kardeşlerimizin değişim diye algıladıkları durum da Kuran'ın sunduğu kalite, güzellik, sanat, estetik ve özgürlük anlayışının güzel bir tecellisi. Bu anlayışı her geçen gün daha fazla kavrayıp günlük hayata ve uygulamaya geçirmemden kaynaklanıyor.

4- Siz kendinizi bir düşünür, ya da vaiz olarak mı; ya da nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben samimi, dindar bir Müslümanım. Hoca değilim, alim değilim, tarikat lideri değilim, bir tarikata bağlı değilim. Arapça dahi bilmiyorum. Din eğitimi almadım. Dolayısıyla hiçbir zaman da böyle iddialarım olmadı.

Bu sorunun sıkça gündeme gelmesinin sebebi, 1980’lerde hakkımda ilk yapılan haberde 'Adnan Hoca' hitabının kullanılmasıdır. Genelde İslam toplumlarında dinle iç içe olan, dini yaşayan ve anlatan insanlar genellikle Hoca, alim gibi sıfatlarla anılır. Dolayısıyla, basının da bu sıfatı sık sık kullanmasının etkisiyle, Adnan Hoca tabiri zamanla insanlar arasında yaygınlaştı ve yerleşik hale geldi. Dışarıya çıktığımda da tanımadığım yüzlerce insan "Hocam" diyerek yanıma gelir, benimle tanışır, sohbet eder, resim çektirir. Ama, dediğim gibi bu benim kendime atfettiğim bir sıfat değil.

Arkadaşlarım da beni bir tarikat veya cemaat lideri olarak görmezler, ben yalnızca onların çok sevdiği bir dostları, mümin kardeşleri,  yakın arkadaşlarıyım. Onlar da benim çok sevdiğim dostlarım. Eğlenmeyi, neşeyi, güzelliği, sanatı seven bir insanım ben. Hayatın, Allah’ın Kuran’da koyduğu sınırlar içinde en güzel yönleriyle dolu dolu, Allah aşkı ve sevgisiyle, coşkuyla yaşanması gerektiğini düşünüyorum.

5- Eskiden sizi takip eden bazı kişiler bugün yine akıl hastanesinde kaltığınız dönemle ilgili yorumlarda bulunuyorlar, eskiden faydalı bilgiler verdiğinizi, oysa bugün şarap içilen ortamlarda dans ettiğinizi söylüyorlar. Buna nasıl cevap verirsiniz?

Kuran'da haram kılınmış olan şarabı kesinlikle benim ve arkadaş çevremin içmediğimizi ve kimseye de tavsiye etmediğimizi anlatmıştım.

Peygamberimize (sav) ithaf edilen uydurma rivayetleri, yanlış  yorumları ve hurafeleri esas alan gelenekçi ortodoks İslam anlayışında, dans etmek ve eğlenmek haram kabul edilir. Ben de gençlik yıllarımda, yeterli Kurani bilgim ve araştırmam olmadığı zamanlarda aynı düşünceyi savunuyordum ve aynı yanılgı içindeydim. Ancak bilgim arttıkça gördüm ki geleneksel İslam anlayışında yasak görülen birçok konu gibi dans ve eğlence de Kuran'ın belirttiği sınırlar içinde hiçbir sakıncası olmayan davranışlar. Kaldı ki bizi bu konuda eleştiren birçok kardeşimiz, bir düğün ya da eğlence ortamı olduğunda ilk önce kendileri piste fırlayan, son derece coşkun danslar, figürler sergileyen insanlar. Her nedense söz konusu ben ve arkadaşlarım olunca bunlar bize yasak görülüyor. "Sen Hocasın, alimsin, dansla, eğlenceyle nasıl ilgin olabilir" diyorlar. Hoca, alim olmadığımı çok kereler söyledim. Kaldı ki insan hoca ya da alim olsa bile herkese helal olan nimetler niçin ona yasak olsun.

A9 TV kanalında katıldığım canlı yayın programlarına göz atacak olursanız her gün onlarca kişinin dini, güncel, siyasi, sosyal, kişisel ve diğer çok çeşitli konulardaki sorularını cevapladığımı görürsünüz. İnsanlar gerek sokak röportajları gerekse gönderdikleri mailler vasıtasıyla bana bu soruları yöneltiyor. Ben de Kuran'ın rehberliğinde Allah'ın izin verdiği ölçüde onlara bildiğim doğruları anlatıyor, faydalı olmaya çalışıyorum. Bunun yanı sıra her gün gelişen siyasi ve sosyal konulardaki yorum ve görüşlerimin kısa sürede uygulamaya geçirilmesinden anlıyoruz ki bu görüşler politik çevreler ve yetkililer tarafından da paylaşılıyor. Bu da Allah'ın bir nimeti olarak fikir ve görüşlerimin etkisini, gücünü ve önemini ortaya koyan bir başka gerçek.

Ne var ki bir kısım insanlar ve çevreler canlı yayınlarımdaki bunca faydalı ve olumlu yönü görmezden gelip zaman zaman programlarımın belki onda birini bile kaplamayan dans görüntülerine ve izleyici olarak katılan kız arkadaşlarımın giyim tarzlarına, dekoltelerine takılıyor. Yalnızca bu görüntülerden yola çıkarak eleştiri dozunun çok ötesinde topyekun bir karalama ve nefret kampanyası yürütüyor. Defalarca söyledim, "yaptığım her hangi bir şeyin haram olduğunu kanıtlayan tek bir Kuran ayeti getirin, hemen dediğinize uyacağım" diye. Bugüne kadar bir tane bile getiremediler, çünkü yok. Önyargıları ve kulaktan dolma din anlayışını temel alan, hiçbir Kurani dayanağı olmayan eleştiri ve suçlamalardan ibaret hepsi.

Yalnızca Allah'ın Kitabı'nı esas almam ve insan ürünü bir din olan bağnazlığa karşı olmamdan dolayı bana deli deniyorsa da bunu büyük bir onur ve şeref olarak kabul ederim. Çünkü tarih boyunca Allah'ın gönderdiği gerçek dini yaşamakta kararlı olan bütün elçilere, velilere ve onlara uyan müminler delilikle itham edilmiştir. Peygamberimiz (sav), "bir mümine deli denmedikçe imanı kamil olmaz" buyurmuştur.

6- Kitap çalışmalarınız devam ediyor mu? Bugüne kadar kaç kitap yazdınız ve hangi dillere çevrildi?

Halen imani, bilimsel ve siyasi çok çeşitli konulardaki kitap, broşür ve belgesel çalışmalarım tüm hızıyla devam ediyor. Bugüne kadar 73 dile çevrilmiş 300’ün üzerinde kitap kaleme aldım. Bu eserler 100'den fazla ülkede kitapçılarda mevcut. Şimdiye kadar dünyada yaklaşık 30 milyon kitabım satıldı ve bir o kadar kitabım da birçok ülkede insanlara ücretsiz olarak dağıtıldı. Bu eserler ve televizyon programlarımdaki anlatımlarım kaynak alınarak hazırlanan yaklaşık 1000 internet sitesi mevcut. Bu siteleri 167 ülkeden her ay 47 milyon insan ziyaret ediyor. Günlük ziyaretçi sayısı 1 milyonun üzerinde. Her ay bu sitelerdeki film ve belgesellerin izlenme sayısı ise 10 milyonun üzerinde.

Ayrıca makalelerim 47 ülkede 216 gazete, dergi ve internet sitesinde yayınlandı ve yayınlanmaya devam ediyor. Her gün yaptığım canlı yayınlar İngilizce, Arapça, Rusça, Fransızca olarak milyonlarca insana ulaşıyor. Allah’ın izniyle bu güçlü çalışmaların sonucunda bugün Darwinizm’e inananların sayısı çok azaldı. Darwinizm’in en ünlü savunucuları dahi geri adım atmış durumda. Yapılan anketler de bunu açıkça gösteriyor. Kuran Müslümanlığının dünyaya yayılmasında da, Allah’a çok şükür, Allah beni ve arkadaşlarımı vesile etti.

7- Araplar ve Müslümanlar son yıllarda sizin dans eden bayanlarla görüldüğünüz videoları görünce şaşkınlığa düşüyorlar. Bu bayanlar gerçekte dansçı mı? Bu bayanlar sizin neyiniz oluyor?

O hanımlar profesyonel dansçılar değil, benim arkadaşlarım. Birçoğumuz gibi danstan, müzikten, eğlenceden hoşlanan insanlar. Bazıları özellikle bu konuda kabiliyetli ve başarılı. A9 TV yayınlarında bu güzel sanatlarını icra etmekten zevk alıyorlar. Sevdikleri, değer verdikleri bir kişi olarak benim onları izlemem, zaman zaman jest olarak eşlik etmem de çok hoşlarına gidiyor. Binlerce insan da severek izliyor kendilerini, gönderdikleri tebrik ve iltifat mesajlarından bunu görüyoruz.

Benim anlayamadığım, Arap dünyası neden bu görüntülerden şok olsun. Çok eski devirlerden beri dans, müzik, eğlence Arap dünyasıyla neredeyse içiçe geçmiş kavramlar. Birçok dünya çapında meşhur profesyonel Arap dans sanatçısı, Arap şarkıcı var. Hepsi de insanlar tarafından çok sevilip sayılıyor, takdir görüyor.

Zaten Belly dance'in kaynağı Arap dünyası. Fas, Tunus, Cezayir'den Mısır'a, Lübnan'a, Dubai'ye kadar TV'lerde bu dansları milyonlarca kişi severek izliyor. Yalnızca sanatçılar değil halktan binlerce insan eğlence yerlerinde dans ediyor, şarkı söylüyor, müzik dinliyor; konserlerde sanatçılara dans ederek, şarkı söyleyerek eşlik ediyor. Arap kanallarında birçok programda bu görüntüleri hepimiz görüyor ve severek izliyoruz.

Bu nedenle bazı istisna kesimler dışında Arap aleminin bizim kanalımızdaki görüntülerden şok olduklarını sanmıyorum. Aksine severek, eğlenerek hatta eşlik ederek izlediklerini düşünüyorum. Araplar son derece sıcak kanlı, aklı başında insanlar ve büyük bölümü Müslüman ve dindar insanlar. Dolayısıyla, günaha girdiklerini, suç işlediklerini düşünerek eğlendiklerini, dans ettiklerini söylemek çok mantıksız olur. Zira, bunların hiçbiri Kuran'a, İslam'a aykırı davranışlar değil aksine son derece doğal, meşru ve helal hepsi. Birçok Arap ülkesinde yüzlerce sevdiğim Arap dostum, arkadaşım var, hepsi de aynı kanaatte.

Arap dünyası, Allah'ın bir hikmeti olarak son dönemde hızla taassuptan kurtulma sürecine girdi. En başta Suudi Arabistan gibi özellikle kadınlara karşı son derece katı, tutucu kanun ve kurallarıyla tanınan bir ülkedeki modernizm ve özgürlük açılımları, kadınlara yönelik yasakların, kısıtlamaların tedricen kaldırılması ve bunun devam edeceğine dair mesajlar İslam aleminin yakın geleceğe dair çok ümit vaad eden gelişmeler. Aynı şekilde, Mısır, Lübnan, Ürdün hatta İran'dan son dönemde bu yönde sevindirici haberler alıyoruz.

8- Bayanlarla bir arada oturup aynı ortamda bulunuyorsunuz ve zaman zaman da dans ediyorsunuz. Çıplaklık İslam’da yasak değil mi?

Dans, müzik, eğlence konusundaki görüşlerimi buraya kadar ayrıntılı olarak ifade ettim. Kadınlarla erkeklerin aynı ortamda bulunmasında da Kuran’a uygun olmayan bir husus yoktur. Dahası, ben yayın sırasında yüzbinlerce kişinin gözleri önündeyim. Yaptıklarım, söylediklerim saniye saniye izleniyor, gizli saklı, şaibeli, sakıncalı bir durum olması zaten mümkün değil.

Çıplaklığın ne olduğunu, kadınların kıyafeti ve örtünmeleri konusundaki ölçüyü yine Kuran'dan öğreniyoruz. Kuran’ı incelediğimizde örneğin Nur Suresi’nin 31. ayetinde kadınların alabildiğine özgür olduğunu görüyoruz. Kuran’a göre kadınlar, kendilerini rahatsız edecek bir durum olacağına kanaat getirdiklerinde, geçici olarak çarşafla baştan aşağı kapanmakla yükümlüdür. Eğer kendisini güvende hissediyorsa kadının Nur Suresi’nin 31. Ayetinde bildirilen süslerini kapaması yeterlidir, bu da göğüsleri ve cinsel organıdır. En temel örtünme şeklinin nasıl olduğunu, ayetlerde bildirildiği gibi Hz. Adem ve Hz. Havva'nın geniş yapraklarla vücutlarının ilgili bölgelerini örtmelerinden de açıkça anlıyoruz. Kuran'da bu detay bilgi özellikle veriliyor.

Bununla birlikte, Ahzab Suresi’nin 59. ayetinde ise kadının rahatsız edilme, tacize uğrama, güvensizlik ortamı gibi bazı özel durum ve şartlarda dekoltesini kapatmak için kendi aklı ve vicdanıyla karar vererek çarşaf giymesi hükmü var.

Ama dikkat edin çarşafın hangi koşullarda giyileceğine vicdanıyla kadın karar veriyor. Eğer kadın kendini güvende hissediyor, aklına, imanına, vicdanına güvendiği insanlarla birlikte olduğuna inanıyorsa o ortamda bikiniyle de dolaşabilir. Bunda Kuran’a uygun olmayan bir durum yok. Nitekim bugün yalnızca Batı dünyasında değil Arap dünyasında da diğer Müslüman ülkelerde de milyonlarca Müslüman kadın yazın sahillerde, plajlarda bikiniyle denize giriyor. Rahatsız edilmediği, güvenliği, hayatı, namusu tehlikeye girmediği sürece bu özgürlüğünü dilediği gibi kullanabiliyor. (Bu konuda detaylı bilgi için kardeşlerimiz bu kitabı inceleyebilirler: Karanlık Tehlike: Bağnazlık

Kadınları potansiyel günahkar, suç makinası olarak görmek, onlara ne yapacaklarını dikte etmek, onları yasak ve sınırlarla kuşatmak İslam toplumlarına eski bağnaz kabile kültürlerinden miras kalmış çirkin bir gelenek. Oysa Allah, kadınların üzerinden tüm bu baskıların kalkmasını istiyor. Kuran'da onlara alabildiğine geniş bir özgürlük tanıyor. Kadınları, Kuran'a aykırı olarak baskı altına almak, özgürlüklerini kısıtlamak, ikinci sınıf insan gibi görmek, onlara esir ve köle hayatı yaşatmak, hatta bazı bölgelerdeki uygulamaların sonucunda olduğu gibi onları adeta yaşayan ölülere çevirmek çok büyük bir zulüm ve Allah’a karşı işlenmiş büyük bir suçtur. Kuran'ın hükümlerini terk etmenin, Allah'ın indirdiklerinden farklı bambaşka bir din üretmenin karşılığını ise yüzyıllardır İslam dünyasının üzerinde gezen felaket bulutlarından anlamak mümkün.

9- Altın kullandığınızı görüyoruz. İslamiyette erkeklerin altın kullanması yasaktır. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Altın, ipek bunların hepsi Kuran'da övülen cennet nimetleri. Kuran'da bu nimetlerin takı, aksesuar, vs. olarak kullanılmasının erkeklere haram olduğuna dair hiçbir ayet yok. Dolayısıyla böyle bir yasak İslam'da değil, diğer binlerce yasak gibi, Kuran'dan uzak gelenekçi İslam anlayışında mevcut.

Peygamberimiz (sav) kendi döneminin emir sahibi, yani İslam devletinin reisidir. Tarihi bilgilerden anladığımız kadarıyla, o dönemde savaş ortamı, ekonomik zorluklar gibi nedenlerle altının ekonomiye katılması, süste kullanılmaması gibi bir karar almış olması muhtemeldir. Ancak bu altının mutlak anlamda haram kılınması demek değildir. Ayrıca, Peygamber Efendimiz (sav)'in Allah'ın Kuran'da bildirdiği helal ve haramları değiştirme, kaldırma yetkisi yoktur. Dolayısıyla, altın konusu da şartlar doğrultusunda, ekonomik bir uygulama olarak alınmış geçici bir karardır.

Peygamber Efendimizin devlet reisi sıfatıyla dönemsel olarak emrettiği veya yasakladığı konuları Kuran'ın mutlak hükümleriyle, helal ve haramlarıyla eş tutmak, onlarla karıştırmak gelenekçi din anlayışının en büyük yanılgılarından biridir. Örneğin, Kuran'da anlatıldığı üzere Talut, o dönemde müminlerin emiri olarak sefer sırasında bir nehirden geçerken bol bol su içilmesini yasaklamış, az miktarda içilmesine müsaade etmiştir.. Bunun geçici bir yasak ve savaş tedbiri olduğu, genel anlamda tüm zamanlarda suyun haram kılınması anlamına gelmediği çok açıktır. Bu gözle bakıldığında, Peygamberimiz (sav) de benzer bir amaçla bir yerde geçici olarak su içilmesini yasaklamış olsa gelenekçi anlayış suyun kıyamete kadar haram kılındığını iddia edebilirdi. Bu zihniyetin makul olmadığı ortadadır.

10- Fikirlerinizin Türk toplumunda kabul edildiğini düşünüyor musunuz?

Evet hem de çığ gibi bir kabul görüyor. Özellikle de yeni yetişen genç nesilde benim fikirlerime, düşüncelerime çok büyük bir teveccüh, katılım ve destek var. Son birkaç yıldır yüz binin üzerindeki gençle yaptığımız sokak röportajlarında bu teveccühü açıkça görüyoruz. Toplumun her kesiminden destek ve takdir mesajları alıyoruz.

Yalnızca Kuran'ı esas alan görüşlerimiz ve yaşam tarzımızla Müslümanların kaliteli, sanattan zevk alan, bilimi önemli gören, neşeli, hayat dolu bir yaşam sürebileceklerini, yalnızca Türkiye'ye değil tüm dünyaya gösterdik. Allah’ın izniyle Müslümanların aydınlık yüzü olduk. Eskiden İslam denince insanların aklına müzikten, resimden, heykelden anlamayan, neşeye, sevince, güzellik içinde yaşamaya karşı, temizliği bilmeyen, bakımlı olmayan, sosyal hayatın içine giremeyen, gettolarda içine kapalı yaşayan asosyal insanlar akla geliyordu.

Bunun İslam olmadığını, İslam’ın Kuran’da anlatılan ve insanların hayatını muazzam güzelleştiren bir din olduğunu gösterdik. Böylece insanları İslam’dan soğutarak ateizme yönelten şeytani sistemin de etkisini ortadan kaldırmış olduk.  Önceden, ön yargılar ve ortodoks gelenekçi din anlayışının sunduğu model nedeniyle İslam'dan istemeden uzak kalmış büyük bir kesimin tekrar İslam'a, dine sempati duymasına, heyecan ve iştiyakla yönelmesine vesile olduk, Allah'ın izniyle.

11- Çalışmalarınızın maddi kaynağı hakkında bilgi verebilir misiniz. Bir uydu kanalınız var ve kurumunuzun çalışanları da var.

Allah’ın dinini anlatmak karşılığında ücret alınması Kuran’a göre haramdır. Allah Yasin Suresi’nde “Sizden ücret istemeyenlere uyun” diye buyurmaktadır. Dolayısıyla ben de arkadaşlarım da İslam ‘ı anlatmak karşılığında hiçbir ücret almayız ve almadı. Benim ve arkadaşlarımın hiçbir ticari ve maddi kazanç beklentisi yoktur. Yegane amacı Kuran'ın rehberliğinde tüm dünyaya İslam ahlakını, sevgiyi, barışı ve kardeşliği fikirle, ilimle, güzel ve hikmetli sözle hakim etmektir. Arkadaşlarımın büyük bölümü dünya çapında zengin, tanınmış tüccarlar, iş adamlarıdır. Yayınevi ve A9TV de Türkiye’deki diğer tüm benzeri kuruluşlar gibi resmi ve kayıtlıdır, devletin resmi kurumları tarafından sürekli denetlenmektedir. Ben kendi adıma yazdığım kitaplardan hiçbir ücret veya telif hakkı almam, kazanç elde etmem. Bugüne kadar telif haklarımın karşılığı olan milyonlarca kitap dünya çapında ücretsiz olarak dağıtılmıştır. Halen de sürekli olarak dağıtılmaya devam etmektedir.

12- Çalışmalarınızdaki ana amaç nedir?

Allah'ın rızasını kazanmak, fitne kalmayıncaya ve Kuran ahlakı tüm dünyaya hakim oluncaya kadar ilimle, fikirle, sevgiyle güzel bir mücadele yürütmek.

13- Arap ülkelerindeki politik durumu takip ediyor musunuz. Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkları ve ayrılıkları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günü gününe hatta saati saatine izliyorum. Yayınlarımda da İslam dünyasındaki gelişmelerle ilgili sürekli bilgi aktarıyorum. Bu konudaki fikirlerimi, görüşlerimi ve önerilerimi anlatıyorum. Müslümanların faydasına olabilecek, zarar görmelerini önleyebilecek tedbirleri, izlenebilecek yöntem ve politikaları sürekli olarak paylaşıyorum.

Müslüman dünyasındaki ayrılıklar, ihtilaflar ve çatışmalar Kuran'ın etrafında tek bir ümmet olarak birlik olma farzının terk edilmesinden kaynaklanıyor. Müslümanların Kuran'da bildirilen bu en büyük farzı göz ardı etmede ısrarcı olması Allah'ın gazabını ve sayısız belayı İslam dünyasının üzerine çeken bir gaflet. Müslümanların bir kısmının Kuran'da olmayan uydurma hükümlere büyük hassasiyet gösterip de asıl bu en büyük farzı terk etmeleri, akıllarına bile getirmemeleri şeytanın çok büyük bir hilesi. Deccal Müslümanları Kuran'dan ve birlik olmaktan uzaklaştırmak istiyor. Onları birbirine muhalif yüzlerce farklı hizip, grup ve mezhebe ayırarak bölük pörçük etme peşinde. Kardeşi kardeşe kırdırarak İslam alemini ezmeye, güçsüz düşürmeye çalışıyor.

Deccaliyet, yani İngiliz derin devleti bu kavgayı körüklemek için de İngiliz Şiiliğini ve İngiliz Sünniliğini kullanıyor. İngiliz Şiiliği Sünnilerden nefret ediyor. İngiliz Sünniliği ise Şiilerden nefret ediyor. Birbirlerinin katlini vacip olarak görüyorlar. Oysa, öz kardeşlerin birbirini yok etmeye çalışması görülmemiş bir akıl tutulması, büyük bir vicdansızlık.

Sünni de Şii de Vahabi de... hepsi tertemiz nur gibi Müslümanlar. Kitabı, Peygamberi, Kıblesi bir olan insanlar...

Bu şeytani telkinlerden Müslümanların bir an önce uyanıp sıyrılmalarının vakti çoktan geldi.

Ne var ki Mehdiyet dışında hiçbir gücün bu birliği sağlayamayacağını hem hadislerden hem de yıllardır süren çözümsüz gidişattan anlıyoruz. Ancak, çok yakında zuhur etmesini beklediğimiz Hz. Mehdi vesilesiyle Müslümanlar dünya çapında, tarihte görülmemiş çok büyük bir İslam birliği oluşturacaklar, Allah'ın izniyle. Deccaliyet sistemi de büyük bir hezimete uğrayarak yok olup gidecek, inşaAllah.

14- Türkiye dışına seyahatleriniz oluyor mu? Hacca gittiniz mi?

Bugüne kadar yurt dışına hiç çıkmadım. Neredeyse 40 yıldır İstanbul'dayım ve tebliğ faaliyetimi İstanbul'dan yürütüyorum. Bu 40 yıl içinde değil yurt dışına, İstanbul dışına çıktığım günler bile çok sayılıdır. Toplamda belki on günü geçmez.

Şu an hem İslam alemi hem de Türkiye olarak çok kritik bir dönemeçten geçiyoruz. Çok büyük olaylar, çok önemli gelişmeler kapıda görünüyor. Çok zorlu şartlarla karşılaşabiliriz. Yalnız biz değil tüm dünya olarak. Böyle bir ortamda en faydalı olduğum, fikirlerimi, görüşlerimi, önerilerimi geniş kitlelerle paylaşabileceğim, fikri mücadelemi en verimli biçimde sürdürebileceğim yerin şu an bulunduğum yer olduğunu düşünüyorum. İleride zamanı gelecektir belki ama bu kritik dönemde seyahate ayıracak vaktim yok.

Sık sık söylediğim gibi ben kendimi Hz. Mehdi'nin manevi bir talebesi olarak kabul ediyorum. Zuhur ettiğinde de kendisinin has bir talebesi olabilmek için dua ediyorum. Ahir zaman hadislerinde Hz. Mehdi'nin Rum diyarından ayrılmayacağı bildiriliyor. Rum diyarı yani o dönemdeki Bizans, bugünkü İstanbul ve Türkiye'nin bir bölümü demek. Yine bir başka hadiste Hz. Mehdi'nin Konstantiniye, yani İstanbul'dan çıkacağı haber veriliyor. Hadislerde belirtilen Hz. Mehdi'nin çıkış alametlerinden bugün itibariyle kendisinin çıkmış ve faaliyetlerini burada sürdürdüğüne inanıyorum. Dolayısıyla benim onun hali hazırda bulunduğu yeri zorunlu kalmadıkça bir an bile terk etmem söz konusu olamaz.

Hac farizemi henüz yerine getirme fırsatım olmadı. Umuyorum ki Allah pek yakında bu güzel ibadeti de yerine getirme imkanını bana nasip eder.

15- Araplara ve Müslümanlara mesajınızı alabilir miyiz.

Araplar bizim nur gibi kardeşlerimiz. Mübarek, tertemiz güzel bir halk. Çok kutlu, müjdeli bir devrin arifesindeyiz. Halen dünya üzerinde, özellikle de Müslüman aleminde yaşanan acılar, facialar da bu kutlu dönemin adeta doğum sancıları gibi. Pek yakında bu felaketlerin baş sorumlusu olan Deccaliyet sisteminin sona erdiğini hep birlikte göreceğiz. Hemen ardından, tüm acıların, sıkıntıların kalkacağı, dünyanın barış, huzur, mutluluk, güven, refah ve zenginliğe kavuşacağı Mehdiyet çağına gireceğiz, inşaAllah.

Ahir zamanla ilgili, Peygamberimiz (sav)'in 1400 yıl önceden haber verdiği yüzlerce alametin çok büyük bölümü son 40 yılda birbiri ardına gerçekleşti. Halen de gerçekleşmeye devam ediyor. Tüm bu mucizevi gelişmeler bu kutlu dönemin eşiğinde olduğumuzu gösteriyor.

Ancak hemen öncesinde, yok olma aşamasına gelmiş Deccaliyetin son çırpınışları ve gözü dönmüş atakları olacaktır. Bu nedenle, önümüzdeki birkaç yıl içinde son bir zorlu imtihan safhasından geçeceğimiz anlaşılıyor. Allah'ın her dönemdeki Müslümanlar üzerinde geçerli olan sünnetidir bu tür güzel imtihanlar. Hadisler, Kuran'ın işaretleri, Bediüzzaman Said Nursi gibi ünlü alimlerin haberleri ve bugün dünyanın mucizevi biçimde bu bilgilere paralel gidişatı bu önemli gerçeğe dikkat çekiyor. Elbette en doğrusunu Allah bilir.

Tüm mümin kardeşlerimin bu dönemde sabır, tevekkül ve metanet içinde ümitvar bir tutum izlemelerini diliyorum. Yalnızca Allah'tan korkan, yalnızca O'na kulluk edip O’ndan yardım dileyen, yalnızca Allah'a dayanıp güvenen, tevekkül eden, sabreden samimi müminler bu sınavı alınlarının akıyla verip hiçbir zarar görmeden çıkacaktır. Allah'ın izniyle güzel günler pek yakındır inşaAllah.

Değerli kardeşlerimiz internette, harunyahya.com sitesinden ahir zaman hakkındaki kitaplarıma erişerek bunları ücretsiz indirebilir ve yukarıda bahsettiğim konularda çok kapsamlı bilgi sahibi olabilirler.

16- Mehdi’nin çıkışının yakın olduğundan bahsetmiş ve İstanbul’da olabileceğini söylemiştiniz. Bu konuda daha fazla bilgi verebilir misiniz. Mehdi çıktı mı yoksa henüz çıkmadı mı?

Kuran’a baktığımızda tarih boyunca tüm müminlerin liderleriyle birlikte olduğunu görüyoruz. Tarihin hiçbir döneminde müminler başsız olmamış. En küçük bir şirketten en geniş topluluklara kadar herkesin bir başı var. Katoliklerin Papası, Ortodoksların Patriği, masonların üstadı, karıncaların bile kraliçesi var ama 1,5 milyarlık İslam alemi başsız. Müslümanların bunu normal kabul etmemeleri gerekir. Bir lider etrafında kenetlenmek Allah’ın Kuran’da bildirdiği sünnetidir. İşte ahir zamanda bu sünneti yerine getirecek, İslam aleminin lideri olacak şahsa Mehdi diyoruz. İslam aleminin ancak Mehdi etrafında birleşeceğini bize söyleyen ise Resulullah. Şu anda hiç bir mezhep diğer mezhepten birini hiç bir cemaat diğer cemaatten birini lider olarak istemiyor. Herkesin ittifakla kabul edebileceği tek kişi hadislerde bildirilen Hz Mehdi'dir.

Mehdi’nin vasıflarının neler olduğu, faaliyetlerinin neler olacağı, nerede çıkacağını da Peygamberimiz bize anlatmış. Çıkacağı tarihten o dönemde yaşanacak olaylara fiziki görünümünden ahlakına kadar öyle müthiş bir detayla Mehdi’yi anlatmış ki Peygamberimiz. Hadislere “Mehdi nerede olacak, nerede faaliyet yapacak” diye baktığımızda ise tek bir cevap görüyoruz: İstanbul. Bir çok hadiste Mehdi’nin Kutsal emanetlerin bulunduğu şehirden çıkacağı bildiriliyor. Nedir bu kutsal emanetler? Peygamberimizin sancağı, hırkası gibi Resulullah döneminden kalan mübarek eşyalar. Peki şu anda bu kutsal emanetler nerede: İstanbul’da. Ayrıca Peygamberimiz, İstanbul’un ismini de net olarak söylüyor Mehdi’nin faaliyet yeri olarak:

Hz. İbni Amrdan rivayet edilmiştir: Peygamberimiz (sav) buyurdu ki: Ey Ümmet! Altı şey vardır ki; onlar olmadan kıyamet kopmaz (altıncısı) MEDİNENİN (ŞEHRİN)FETHİ. -DENİLDİ Kİ: HANGİ MEDİNE? (HANGİ ŞEHİR?) -BUYURDU Kİ: KONSTANTİNİYYE. (Medineli Allâme Muhammed b. Resul el-Hüseynî el-Berzencî, Kıyamet Alametleri, 204 Ramuz-el Ehadis, 296)

Hadislerde yer alan bilgilerden, büyük İslam alimlerinin anlatımlarından ve dünyanın içinde bulunduğu sosyolojik, siyasi ve ekonomik durumdan gördüğüm Mehdi’nin şu anda faaliyette olduğu. Dikkatlice olayları inceleyen herkes, Mehdiyetin gürül gürül görev başında olduğunu, Deccaliyet ile Mehdiyet arasında tarihi bir ilmi mücadele yaşandığını görür. 3-5 yıl içinde kardeşlerimiz neyi kast ettiğimi çok daha net anlayacaklardır.

17- Eğer böyleyse beklenen Mehdi’nin  çıkışı hakkındaki delilleriniz nelerdir?

Peygamberimiz 600’den fazla hadisle bize adeta bir Mehdiyet çizelgesi anlatmış. Önce şu olaylar olacak, sonra ardı ardına şunlar gerçekleşecek, o sırada şu şu olayları göreceksiniz diye. Tüm bunları gördüğünüzde anlayın ki Mehdi zuhur etmiştir diyen Peygamberimiz.

Ahir zamandaki bu olayların ana özelliği tespih tanesinin boncukları gibi ardı ardına meydana gelmeleri. Ki bu çok önemli bir ayrıntıdır. Çünkü bu olayların bir kaç tanesi başka zamanlarda bir şekilde meydana gelmiş olabilirler, ancak önemli olan ilk defa içinde bulunduğumuz Ahir zamanda tümünün arka arkaya, bir dizi halinde vukuu bulmalarıdır. Şimdi hadislerde bildirilen ve Hicri 1400 (yani miladi 1979)’dan bu yana gerçekleşen olaylardan bazılarına bakalım:

  1. Fırat'ın suyunun kesilmesi
  2. Afganistan'ın işgali
  3. Kabe baskını ve Kabe'de kan akıtılması
  4. İran-Irak savaşı
  5. Ramazan ayında arka arkaya gerçekleşen ay ve güneş tutulmaları
  6. Halley kuyruklu yıldızının doğması
  7. Azerbaycan'ın işgali
  8. Boynuzu andıran iki uçlu yıldızın çıkışı (Lulin kuyruklu yıldızı)
  9. Bethlehem yıldızının geçişi
  10. Suriye iç savaşı
  11. Irak’ın işgali
  12. Bağdat’ın alevlerle yanması
  13. Şam'da fitneler
  14. Şam'da Haresta bölgesinde yaşanan olaylar
  15. Şam, Irak, Arabistan'da kargaşa yaşanması
  16. Irak ve Şam'a ambargo uygulanması
  17. Şam ve Mısır meliklerinin öldürülmesi
  18. Anarşi ve terörün her yeri kaplaması
  19. Büyük ekonomik krizler yaşanması
  20. Sahte mehdi ve mesihlerin çıkması
  21. Yeryüzünden barış kalkması
  22. Savaşlarla büyük şehirlerin yok olması
  23. Kufe'de çatışmalar olması, Kufe Mescidi'nin kubbesinin ve duvarının yıkılması
  24. Mısır'da fitne ve kargaşalar yaşanması
  25. Katliamların artması
  26. İç savaşlar ve ihtilafların artması
  27. Kardeşin kardeşle savaşması
  28. Masum çocukların öldürülmesi
  29. İnsanların sebepsiz yere öldürülmesi

gibi 600’den fazla olay gerçekleşti ve gerçekleşmeye devam ediyor. Bu durumda makul ve akılcı değerlendirme yapan birinin varacağı sonuç açıktır: Mehdi şu an hayattadır ve faaliyettedir. Düşünün bundan 1400 yıl önce Peygamberimiz bugün yaşanacak olayları gözüyle görmüş gibi anlatmış ve ne anlattıysa aynen oluyor. Bu, Müslümanların müthiş heyecan duyacakları, Peygamberimizin mucizesine şahit oldukları için çok sevinmeleri gereken bir konu. Nostradamus’un söylediği bir söz işari anlamda gerçekleştiğinde yer yerinden oynuyor. Peygamberimizin 600’den fazla anlattığı olay gerçekleşiyor ve Müslümanların bir kısmı bunun anlatılmasına dahi tahammül edemiyor. Asıl garip ve şaşırtıcı olan bazı Müslümanların bu tutumudur. Peygamberimizin dediklerinin çıkıyor olması saklanacak bir konu değildir.

18- Bir önceki röportajda pek çok konu hakkında Kuran’dan delil vermiş, Kuran ile konuştuğunuzu, Peygamberimize (sav) atfedilen hadislere inanmadığınızı belirtmiştiniz. Fakat bakıyorum ki Mehdi hakkında getirdiğiniz tüm deliller hadislerden ve bunlar pek çok bu konudaki alimin şüphe duyduğu hadisler. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Ben hadisleri inkar eden bir insan değilim. Sanırım bu konuda bir bilgilendirme yanlışlığı olmuş. Kuran, Allah’ın sözüdür ve Allah’ın sözü eksiksizdir, Kuran yeterlidir. Hadisler tamamen geçersizdir diye bir konu yoktur. Bir hadisin geçerli veya doğru olup olmadığını anlamanın iki yolu vardır. Birincisi hadisin Kuran’a uygun olup olmadığına bakarız. Peygamberimiz Kuran’a uygun olmayan bir söz söylemez. Peygamberimiz Kuran dışında bir hükmü dine eklemez. Örneğin kadınların yarım varlıklar olduğunu söyleyen bir hadis varsa bu Kuran’a uygun değildir ve Peygamberimize iftiradır. Ya da Peygamberimiz dönemin koşulları içinde geçici bir süre için ipek ve altını çeşitli sebeplerle ümmetine yasaklamış olabilir. Bu, ipek ve altının haram kılındığı anlamına gelmez. Kuran’da haram kılınmamış bir şeyi Peygamberimiz haram kılmaz. Hadislerin doğruluğunu anlamanın bir yolu da o hadiste anlatılan bilginin gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Peygamberimizin söylediği bir olay birebir gerçekleşiyorsa, mesela “Suriye’de çatışmalar olacak” diyor ve bu çatışmalar yaşanıyorsa o zaman o hadisin doğru olduğunu anlarız. Peygamberimizin ahir zamanı ve Mehdi’yi anlatan hadisleri de gerçekleşerek doğruluğu ispat edilmiş hadisleridir.

19- Eğer Kuran’da Mehdi’nin çıkacağına dair delil varsa bunu bizi açıklayabilir misiniz?

Kuran ve Mehdiyet içiçedir. Allah Kuran’ın sayısız ayetinde Mehdiyeti bizlere anlatmıştır. “Kuran’da Mehdiyet yoktur,” “İslam’da kurtarıcı yoktur” iddialarında bulunanlara en hikmetli ve güzel yanıtı Rabbimiz vermiştir. Allah, Nisa Suresi’nin 75. ayetinde zorluk dönemlerinde müminlerin Allah’tan bir kurtarıcı yani Mehdi istediğini anlatarak, Mehdi beklemeyi ve istemeyi Müslümanlara hak bir yol olarak göstermiştir:

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu, sahip) gönder, bize Katından bir yardım eden (kurtarıcı) yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına mücadele etmiyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)

Arapça “hdy” kökünden gelen Mehdi kelimesi yol gösterilmiş olan, doğru yolu izleyen anlamlarını taşır ve isim olarak kıyametten önce gelecek olan manevi önder anlamında kullanılır. Kuran’da ise Mehdiyetle eş anlamlı olarak “hadi” (hidayete sevk eden), “muhtedun” (doğru yol üzerinde olan) sözcükleri sık sık kullanılır. Örneğin Yasin Suresi’nin 21. Ayetinde: “(Tebliğlerine karşılık) sizden ücret istemeyen (bu) kişilere tabi olun. Ve onlar, mehdilerdir.” diye buyrulur. Bu ayet açık ve net Mehdiyeti anlatan bir ayettir. Bunun gibi bir çok ayet vardır. Ayrıca Kuran’da Müslümanların birlik olması gerektiğini bildiren, İslam ahlakının dünyaya hakim olacağını müjdeleyen her ayet aslında Mehdiyeti anlatır. Müslümanlar birlik olduğunda ve İslam dünyaya hakim olduğunda lider olacak kişi Mehdi’dir. Yine hadislerde haber verildiği üzere Hz. Süleyman kıssası, Hz. Yusuf’un hayatı, Kehf ehlinin yaşadıkları ve Zülkarneyn’in mücadelesi de Mehdiyetle ilgili çok mühim işari anlamlar taşır.

20- Mehdi olduğunuzu söylediğiniz doğru mu? Neden?

Hayır. Benim asla Mehdilik iddiam olmadı, asla olmayacak. Mehdilik iddiasında hiç bir zaman  bulunmayacağıma dair defalarca Allah adına yemin ettim. Ben samimi bir Müslümanım. Allah’ı çok seviyorum. İnsanların da Allah’ı sevmesini, barış, güzellik, kardeşlik içinde yaşamasını istiyorum. Hayattan, güzel insanlardan, güzelliklerden, sanattan ve estetikten zevk alıyorum. Hocalık, alimlik ve mehdilik iddiam yok.

Peygamberimizin hadislerinde bildirdiği alametlerin tümü bir kişiye uyuyor olsa dahi, o kişinin kendisi için Mehdilik iddiasında bulunması mümkün değildir. Bu dinimize göre haramdır. Böyle bir insan dinden çıkar. Çünkü “ben Mehdiyim” demek, “ben masum bir insanım, benim imtihan olmama gerek yok, ben zaten cennetliğim” anlamlarına gelir. Bir Müslüman böyle bir ifadeyi hayatının sonuna kadar asla kullanamaz.

Ayrıca Mehdilik bir iddia makamı değildir. Evet doğru, benim hadislerde bildirilen Mehdi (as) ile birçok fiziksel özelliğim birebir uyuyor. Ama bir kişinin hadislerde belirtildiği şekilde yeşil ve hafif çekik gözlü olması, burnunun küçük olması, kaşının kavisli olması, bedenen geniş olması, başının büyük olması, dişlerinin güzel olması, yanağında açık renk ben olması, iki kaşının arasındaki kaş çatma çizgisinin tek olması ve daha bunlar gibi onlarca alametin daha benziyor olması Mehdilik için esas konu değildir. Biz Mehdi’yi ancak, İslam dünyaya hakim olduğunda, İslam Birliği oluştuğunda, Hz. İsa gelip o şahsın ardında namaz kıldığında “Allahualem bu zat Mehdi’dir” diyerek tanıyabiliriz.  

21- Pek çok insan Mehdi düşüncesinin batıl bir inanç olduğuna ve çaresiz insanların hiç çaba harcamadan bir gün Mehdi geleceği umuduyla avunduğuna inanıyor. Bu kişilerin haklı olduğunu düşünü yor musunuz?

Bu genelde Mehdiyeti örtbas etmek isteyenlerin öne sürdüğü çok mantıksız ve akıl dışı bir söylem. Mehdi’yi beklemek riskli ya da yanlış bir şey olsa Peygamberimiz (sav) müjdeler miydi? Bütün ahir zamanı Mehdiyete göre Allah planlamış, ardı ardına gerçekleşen olaylarda bunu görebiliyoruz. Hz. Mehdi (as) için Peygamberimiz (sav) yüzlerce hadis söylemiş. Ulu-l azim peygamber olan Hz. İsa Mesih’i gökten indiriyor onun yanına, yardımcı olması için. Mehdiyet ahir zamanın en hayati konusudur. Mehdi beklemeyenlerin son derece şevksiz ve miskin bir halleri olduğunu görüyoruz. Mehdi’yi bekleyenler ise son derece canlı, şevkli ve çalışkandırlar. Asıl ataleti, Mehdiyi beklememek, ona karşı gelmek getirir.

Mehdi’yi bekleyen kişi, onu desteklemek, ona talebe olmak için müthiş bir gayret içine girer, bütün gücünü kullanır. Çok şevkli olur. Peygamberimiz “Hz. Mehdi ile müjdelenin. O Kureyş’ten ve Ehl-i Beytimden bir kişidir.” (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 13) diye Mehdi’nin geleceği müjdesini veriyor insanlara. Abdülkadir Geylani, İmam Rabbani gibi İslam alimleri şevkle Mehdi’yi beklediler ve gelişini müjdelediler. Kim bu büyük zatların atalet içinde olduğunu iddia edebilir? Kim bu zatların Müslümanları tembelliğe ittiğini iddia edebilir? Tam tersine Mehdi’yi bekleyen ve müjdeleyen tüm alimlerin müthiş bir hizmeti olmuştur. Mehdi beklentisi müminlerin inkişafına vesile olmuştur. Ben de arkadaşlarım da Mehdi’yi bekliyoruz, ona talebe olmak istiyoruz, o nedenle var gücümüzle ilmen mücadele ediyoruz. Bunun güzel bir sonucu olarak Allah’ın yarattığı dünya çapındaki başarımızı da görüyorsunuz.

22- Sizinle yaptığımız bir önceki röportajda İngiliz Şiiliği üzerinde durmuş, Türk halkına karşı bir düzen kurduklarını belirtmiştiniz. En önemli Şii devlet İran iken neden sadece İngiltere’daki Şiiler üzerinde duruyorsunuz?

Burada sanırım bir yanlış anlaşılma olmuş. Benim eleştirim İngiltere’de yaşayan Şiiler konusunda değil. Şiiler tertemiz insanlardır, nur gibidir. Peygamberimize ve ehli beyte sadakatleri mükemmeldir. Benim eleştirim “İngiliz Şiiliği” denilen zihniyete, bir felsefeye yönelik. Bu zihniyet, İngiliz derin devlet tarafından ortaya atılmış, Şii ve Sünniler arasında çatışma oluşturmayı amaçlayan sinsi bir hareket. Nitekim İran da İngiliz Şiiliğinden rahatsız. Hamaney bir çok konuşmasında, merkezi Londra’da bulunan bazı Şii kanalları konusunda halkı uyarmıştı. Hamaney bu kanallardan, “Sünni-Şii çatışmasına daha fazla benzin taşıyan bir grup paralı asker” şeklinde bahsetmişti.

İngiliz Şiiliği ve İngiliz Sünniliği kavramı, İngiliz derin devleti tarafından Müslümanları parçalamak adına geliştirilmiş ideolojilerdir. Amaç, Sünni Müslümanlarla Şii Müslümanlar arasında nifak çıkarmak ve Ortadoğu'yu mezhep savaşları adı altında kana bulayarak parçalamak. Mezhep kavgası, İngiliz derin devletinin İslam camiasını çöküşe uğratmak için kurguladığı en sinsi planlardan biridir.

Bu planın bozulması Müslümanların elindedir. İngiliz Şiiliği ve İngiliz Sünniliği kavramları altında geliştirilen ve İslam ile ilgisi olmayan düşmanlık oyunlarına geçit verilmemelidir. Bu oyunun bozulması Şiilerle Sünnilerin ittifakına dayanmaktadır. Özellikle Şii kardeşlerimizle Sünni kardeşlerimizin bir araya gelmesi, Şii ve Sünni ülkelerin ittifakı ve yeni dostluk anlaşmaları yapmaları, Müslümanların sorunlarının çözümünde birlikte hareket etmeleri, İngiliz derin devletine büyük bir darbe olacaktır. Bu ittifakların güçlü bir şekilde ve gözler önünde yapılması önemlidir.

23- Neden Amerika veya başka bir ülke üzerinde değil de sadece İngiltere üzerinde duruyorsunuz?

Öncelikle şunu ifade etmem gerekir, konu İngiltere veya İngiliz halkı değildir. İngiliz devleti de değildir, İngiliz derin devletidir. İngiliz derin devleti İngiliz devletinin kendisi değildir, İngiliz devleti içinde yapılanmış ve yüzyıllardır varlığını sürdüren ve dünyadaki kargaşanın, savaşların, acıların sebebi olan gizli bir yapılanmadır. İngiliz devleti de İngiliz halkı da bu karanlık yapının mağdurudur. ABD veya gündeme getireceğiniz herhangi bir devlet de. İngiliz derin devletinin yönlendirmesi, baskısı ve manipülasyonları olmadan hiçbir yerde kargaşa, çatışma, zulüm ve haksızlık olmaz. Siz haberlere baktığınızda X bir ülkenin ismini görürsünüz ama biraz inceleseniz, araştırsanız o olayın arkasında İngiliz derin devletinin organizasyonu olduğu görülür. İngiliz derin devleti genelde kendisini çok iyi gizlediği için insanların gözünden bugüne kadar kaçmayı başarabilmiştir. Ancak bizim binlerce belge ile olayların gerçek yüzünü ve bu yapılanmayı deşifre etmemizin ardından dünya genelinde bir bilinçlenme başladı. Dolayısıyla hem İngiltere’nin kendi halkının hem de diğer ülke halklarını rahatsız eden bu sinsi yapılanmanın oyunları sürekli deşifre edilmelidir. Sinsi planlar kuran yeraltı yapılanmalarının etkisi bu şekilde kolaylıkla ortadan kalkabilecek ve devletler ve halklar arasındaki anlaşmazlıklar son bulabilecek, sevgiyi inşa etmek daha kolaylaşacaktır.

https://www.hespress.com/interviews/384352.html

https://www.hespress.com/interviews/385682.html

https://www.hespress.com/interviews/381439.html

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272656/adnan-oktarin-fasin-uluslararasi-haberhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272656/adnan-oktarin-fasin-uluslararasi-haberhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/hespress_adnan_oktar_interview_morocco_2.jpgTue, 03 Apr 2018 19:53:26 +0300
Avrupa’da Dinsizliğe Yönelme Dindarlara Saldırıya mı Dönüşüyor?

Geçtiğimiz günlerde İsveç Devlet televizyonu SVT’nin verdiği bir haber, İsveç Kiliseler Başpiskoposu Antje Jackelén’in haksız bir biçimde hedef tahtasına konmasına yol açtı. Haberde, İsveç'te son 10 yılda 1 milyon kişinin kilise üyeliğini sonlandırdığı ve bu nedenle kiliselerin giderlerinin karşılanamadığı belirtiliyordu. Bu zor durum nedeniyle ekonomik krizde olan İsveç Kilisesi’nin bazı kiliseleri satışa çıkarttığı bilgisine yer veriliyordu. (1)

Haberin basına yansımasının ardından İsveç Kiliseler Başpiskoposu Antje Jackelén, sosyal medyada hedef oldu. Aşırı sağcılar, yaptıkları paylaşımlarda Jackelén’in “İslam dini ve peygamberini övdüğü ve satılan kiliselere sahip çıkmadığı” yönünde ağır eleştiriler yaptılar. Hatta Jackelén hakkında yazılanlar eleştiri boyutunu aşarak hakaretlere ve ölüm tehditlerine dönüştü. (2)

Eleştiriler o kadar ileri gitti ki, Jackelén’in İsveç’çe "Gud är större" şeklinde kullandığı bir nitelemenin Arapça “Allahu Ekber” ile aynı anlamda olması nedeniyle Jackelén intihar bombacılarıyla bile ilişkilendirildi. (3)

Jackelén internet üzerinden uğradığı kötü muameleye şaşırdığını nefret dolu mesajlara rağmen kendini tehlikede hissetmediğini söyledi. Ama internette nefretin bu kadar yaygınlaşmasından duyduğu endişeyi de dile getirdi. Almanya doğumlu olan 58 yaşındaki Başpiskopos Jackelén, tüm bunların İslam dinine karşı nefret hisleri içinde olan aşırı milliyetçilerden kaynaklandığını düşünüyor. (4)

Bu ağır eleştirilerin ve tehditlerin asıl nedeni Jackelén’nin Morgonbladet gazetesine daha önce yaptığı bir açıklamaya dayanıyor. Jackelén, “Muhammed sahte bir peygamber değildir. Müslümanlar ve Hıristiyanlar aynı Allah’a inanıyor. Muhammed’in bugün için de milyonlarca insana adalet, barış ve iyi yaşam için ilham kaynağı olduğunu düşünüyorum” demişti. (5)

Belli bir kesimin kiliselerin boşalmasından Başpsikopos Jackelén’i sorumlu ilan etmesi kasıtlı bir durumdur. Çünkü gerçekte sadece İsveç’te değil Avrupa genelinde insanların kiliselere gösterdiği ilgi giderek azalmaktadır. Üstelik bu azalma son dönemlerde iyice hissedilir bir düzeye gelmiştir. 

Nitekim İsveç Kilisesi basın görevlisi Martin Larsson, ülkesinde kiliselere üyelikteki düşüşün temel sebebinin Hristiyanlar arasında Allah’a olan inancın azalması olduğunu söylemektedir. Larsson, özellikle 1990'larda doğanların kiliselerle ilişkilerini kesmeye eğilimli olduklarını da belirtmiştir. (6)

Avrupa’da kendilerini dindar olarak tanımlayanların oranı Martin Larsson’un sözlerini desteklemektedir. Avrupa’nın geneline bakıldığında, kendisini dindar olarak tanımlayanların oranı Hollanda’da %26, Çek Cumhuriyeti’nde %23 ve İsveç’te sadece %19'dur. (7)

İngiltere’de Anglikan ve Katolik olarak yetişen 10 kişiden 4’ü şu anda kendisini dinsiz olarak tanımlamaktadır. İskoçya’da bu oran nüfusun %52’sidir. Bu oran 1999 yılında %40 idi. (8)

Hristiyanlıktan uzaklaşma sadece İsveç’te değil, pek çok Avrupa ülkesinde de kiliselerin kendi cemaatlerini kaybetmelerine yol açmaktadır. Cemaatini yitiren kiliseler ya yıkılmakta veya başka amaçlarla kullanılmaktadır.

Alman Protestan Kilisesi'nin kayıtlarına göre 1990-2011 yılları arasında Almanya çapında 82 kilise yıkılmıştır. 200'den fazla Protestan Kilisesi ise el değiştirmiş, bunlar ya özel mülk haline getirilmiş ya da restoran, disko, pizzacı, heykel atölyesine dönüştürülmüştür.

Bu manzaranın oluşmasına neden olan şey Avrupa'nın, demokrasi ve laikliği kendi öz değerleri olarak tanımlarken yaptığı çeşitli hatalardır. Bazı kesimler, Avrupalı laikliğin tüm inanç şekilleri için bir özgürlük anlamına geldiğini unutup bu kavramı “dinsizlik” ile eşdeğer tutmuştur. Laiklik elbette değerli ve önemli bir kavramdır; fakat bunun yanlış yorumlanmasının sonuçları büyük olmaktadır. Bu yanlış yorumlamanın bir sonucu olarak pek çok Avrupa ülkesinde şiddetli dejenerasyon ve cinsi sapıklık “insan hakları” ya da “özgürlük” adı altında yaşam alanı bulmuştur.  Bu vahim tablo, özellikle Avrupa gençliğini yoğun sevgisizliğe, yalnızlığa, dinsizliğe ve hatta intiharlara sürüklemiştir. Bu manzara istenen bir şey değildir. Toplumlar, manevi yönden güçlendiklerinde mutluluğa erişebilir, kalkınabilirler. Avrupa, güçlenmek, güzelleşmek ve demokraside öncü olmak istiyorsa, önce bu gerçeği dikkate almalıdır.

Bugün Avrupa’da -ister Hıristiyanlık isterse İslam adına olsun- uygulanan bağnazlığa öfke duyanlar, gerçek din ile bu sorunu çözmeye yanaşmamaktadırlar. Bağnazlığın kökeninin hurafeci anlayış olduğu unutularak dinlere ve dindarlara yönelik nefret geliştirilmektedir. Avrupa’da yaygınlaşan ırklara ve dinlere nefreti durdurmak için hem Hıristiyanlara hem de Müslümanlara düşmektedir. Başpiskopos Antje Jackelén İslam ile ilgili müspet demeciyle bu sorumluluğun gereğini yerine getirmiştir. Müslümanlar da “İslam barış dinidir” demekle yetinmemeli bazı somut adımlar atmalıdır.

Müslümanların kutsal kitabında Allah, Müslümanlara, Hristiyanlara şefkatle yaklaşmayı ve onlarla saygılı bir üslup içinde ilişki kurmayı emretmektedir. Müslümanlar Hristiyanların haklarını savunmalı ve radikal eğilimli kişilerin onlara zarar vermesine engel olmalıdır. Kuran’a bağlı Müslümanlar, Hristiyanlara merhamet ve saygı duygularıyla yaklaşıp, onlara yaşatılan tüm bu zorlukları telafi etmeye çalışmalıdırlar. Kiliselerin kapanması ve Hristiyanların dinlerinden uzaklaşmalarını önemli bir sorun olarak görüp bu sorunun çözümü için gayret göstermeli, tekrar bu insanları Hristiyanlığa kazandırmalıdırlar. Bu konuda Hristiyanlarla birlikte çaba göstermelidirler. Kitap Ehli'nin (Hristiyan ve Musevilerin) varlığı, güçlenip dindarlaşmaları Müslümanlar için önemlidir. İşte bu nedenle, Kuran'ı esas alan Müslümanların, Kitap Ehli'ne hasmane yaklaşan bağnazlara karşı fikri mücadele içinde olup onların tutumuna karşı Kitap Ehli'ni desteklemesi, Avrupa'da Hristiyanlığın tekrar güçlenmesi için önemli bir yol olacaktır.

Referanslar:

(1) Virginia Hale, Sweden’s Liberal Church ‘Set to Lose over a Million Members in Next Decade’, BreitBart, 14 Şubat 2018,  http://www.breitbart.com/london/2018/02/14/sweden-church-lose-million-members/

(2) The Local se, Archbishop speaks out after anti-Islam attacks, 30 Kasım 2013, https://www.thelocal.se/20131130/archbishop-speaks-out-after-anti-islam-abuse

(3) Bruce Baver, "Reforming" the Church of Sweden, Gatestone Instute 24 Kasım 2017,  https://www.gatestoneinstitute.org/11433/sweden-church-jackelen

(4) The Local se, Archbishop speaks out after anti-Islam attacks, 30 Kasım 2013, https://www.thelocal.se/20131130/archbishop-speaks-out-after-anti-islam-abuse

(5) Christan Left, Sweden: archbıshop of uppsala says mohamed “not a false prophet”, The Tundra Tabloids Mart 2016, http://tundratabloids.com/2016/03/sweden-archbishop-of-uppsala-says-mohamed-not-a-false-prop

(6) Stoyan Zaimov, Liberal Church of Sweden Set to Lose 1 Million Members, Start Selling Its Property, The Christian Post, 15 Şubat 2018, https://www.christianpost.com/news/liberal-church-of-sweden-lose-1-million-members-selling-property-217971/

(7) The Guardian, UK one of world's least religious countries, survey finds, 12 Nisan 2015, http://www.theguardian.com/world/2015/apr/12/uk-one-of-worlds-least-religious-countries-survey-finds

(8) Mail Online, Now UK Christians are in a minority: Number of people who say they do not identify with any religion reaches almost half after doubling in the past three years, 24 Mayıs 2016, http://www.dailymail.co.uk/news/article-3605832/Now-UK-Christians-minority-Number-people-say-not-identify-religion-reaches-half-doubling-past-three-years.html#ixzz4A4vGR4jA

Adnan Oktar'ın Egyptian Streets'de (Mısır) yayınlanan makalesi: 

https://egyptianstreets.com/2018/03/25/is-europes-inclination-to-irreligiosity-behind-the-attacks-toward-the-pious/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272310/avrupada-dinsizlige-yonelme-dindarlara-saldiriyahttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272310/avrupada-dinsizlige-yonelme-dindarlara-saldiriyahttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/egyptian_streets_adnan_oktar_is_Europe_s_inclination_to_irreligiosity_behind_the_attacks_toward_the_pious2.jpgTue, 27 Mar 2018 01:15:34 +0300
İyilik tüm olumsuzlukların üstesinden gelir

Dünyada birçok güzel şey oluyor; sadece çok fazla ilgi çekmiyorlar. Ama ünlü bir hip-hop sanatçısı iyi bir şey yaptığında, medyanın buna mutlata dikkati çekilecektir. Grammy ödüllü 32 yaşındaki Drake, her gün sabah 4.30’da uyanıp akşam 7’de eve dönen, Miami'de ev temizliği yapan 63 yaşındaki Haitili’li kadının yorucu tren yolculuğu ile ilgili haberi okuduğunda harekete geçmeye karar verdi. Drake hizmetine başladı ve Miami'de, yerel yetkililerle birlikte özenle seçilen çeşitli insanlara ihtiyaçlarına göre bir milyon dolara yakın para dağıttı. Bağış yapılanlar arasında, Miami Üniversitesi'nde okuması için 50.000 dolar burs alan Miami Senior Lisesi’nden bir öğrenci, bir evsiz sığınağı ve maddi yardıma ihtiyacı olan çeşitli kişiler ve aileler vardı. Drake ayrıca bir süpermarkete gitti ve megafondan mağazanın içindeki bütün müşterilerin alışveriş masrafını ödeyeceğini açıkladı. Grammy ödüllü sanatçı, aldığı tepkiden çok mutlu olduğunu şöyle yazdı: “Son üç gündür uzun zamandır geçirmediğim kadar iyi vakit geçirdim… İhtiyaç duydukları şeylere sahip olabileceklerini söylediğiniz zaman insanların yaşadıkları neşeyi görmek gibisi yok” 'Allah'ın planı' adlı müzik videosunda yaşadığım deneyim, ‘kariyerimde yaptığım en önemli şeydi’.

Aslında bu gibi hikayeler, yani iyi insanların başkalarına yardım etmesi tüm dünyada her zaman oluyor. Ama bunları görmek için özel dikkat vermek gerekiyor. Bu güzel hikayeler, mevcut nefret kültürüne rağmen insanların iyiliğini ve yüreklerindeki sevgiyi kanıtlıyor. Örneğin, ABD, Arkansas'ta işine gitmek için her gün 11 mil yürümek zorunda kalan 21 yaşındaki baba Trenton Lewis'in hikayesini ele alalım. Meslektaşları durumu fark ettiklerinde ona sezdirmeden herkesle konuştular, yeterince para toplayıp ona yeni bir araba aldılar. Bu zor durumundan kimseye bahsetmemişti bile; arkadaşları sadece durumu öğrendiler ve harekete geçmeye karar verdiler. Bu, başka bir koşulsuz sevgi ve iyi niyet göstergesiydi. Sonra, boğulma tehlikesi geçiren iki küçük çocuk ve yedi yetişkini kurtarmaya koşan 80 kişilik insan zincirinin hikayesi var. O an hiç kimse kendini düşünmedi. Zincirdeki herkes kolayca dalgalara kapılabilirdi ama direndiler ve hep birlikte toplam dokuz kişiyi kurtardılar. Başka bir olayda, evsiz bir adam, önünde kalp krizi geçirip yere yığılan 64 yaşındaki bir mimarın hayatını kurtardı. Evsiz adam Austin Davis, sağlık görevlileri gelene kadar on dakika boyunca kalp masajı uyguladı. Yetkililer, Davis’in yardımı olmasaydı mimarın kesinlikle öleceğini söylediler. 18 dakikalık ilave profesyonel müdahaleden sonra kalbi tekrar atmaya başladı. Çin'deki bir başka adam, üçüncü kattan düşmek üzere olan 2 yaşındaki bir kızın hayatını cesurca kurtardı. Kendi hayatını tehlikeye attı ve kızı güvenli bir şekilde yakalamak için pencerenin dışına tehlikeli bir tırmanış yaptı. O sırada olayın filme alınması sayesinde hak ettiği takdiri gördü.

Ülkelerini sonu gelmeyen bir iç savaşta kaybettikten sonra mülteci haline gelen milyonlarca Suriyelinin çektiği zorlukları hepimiz biliyoruz. Ama eşit olarak gündeme gelmeyen şey, dünyadaki insanların yardım etmek için onlara nasıl koştuğuydu. Her ırkçı görüşe, reddedişle dolu her soğuk yüze karşılık, binlerce konuksever yüz ve yardım eli vardı. Sıradan insanlardan Hollywood ünlülerine, ünlü futbolculardan iş adamlarına ve yoksul ailelere kadar birçok kişi evlerini mültecilere verdi. Türkiye, 3,5 milyon mülteciye kapılarını açtıktan sonra, her kesimden Türk halkı, yeni misafirleri için güzel yardımlaşma ve dayanışma örnekleri sergiledi. Örneğin, bir Türk işadamı altı evini mülteci ailelere verdi ve herkesin bir aileyi barındırması halinde hiçbir sorun kalmayacağını söyledi. Bir Yunan belediye başkanı Suriyeli mültecilere boş bir köy tahsis etti ve şimdi 320.000 mülteci halen orada mutlu bir şekilde yaşıyor. Medya, Avrupa'ya ulaşmak için günlerce yürüyen Suriyeli akışını memnuniyetle karşılayan Avrupalılara da fazla ilgi göstermedi. İşe ya da alışverişe giden Avrupalılar, işlerini güçlerini bırakıp su şişeleri, battaniyeler ve mültecilerin ihtiyaç duyabileceklerini düşündükleri şeylerle mültecilere yardıma koştular. Yardıma koşan sadece onlar değildi. Suriye ve Afganistan'dan gelen mültecilere 7/24 destek sağlayan Macar gönüllüler, mültecilere yardım eden İspanyol rahipler, mültecilerin kalacak uygun bir yer bulmalarına yardım eden Almanlar bu hayırsever insanlar arasındaydı.

İyi insanlar her yerdeler, yardımlar yapıyorlar, fedakarlıkta bulunuyorlar, birbirlerini mutlu ediyorlar ve neşeyi paylaşıyorlar. Nefret, yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve şiddet kültürünü teşvik etmek ve yaymak için ısrarlı çabalara rağmen, insanların çoğu bu olumsuzluklardan etkilenmeyi reddediyor. Sadece birbirlerini görmeleri ve bağlantı kurmaları gerekiyor. Farklılıkları bir kenara bırakmaları ve farklılıkları Allah'ın yarattığı güzel bir zenginlik olarak görmeleri gerekiyor. Paylaştıkları ortak değerleri görmeleri ve dünyaya sevgi ve nezaketleriyle önderlik etmeleri gerekiyor. Bu gerçekleştiğinde ve ortak özellikler temelinde bağlantı kurduklarında, dünya çapında tüm medya ve hükümetler onları fark edecek ve onların önderliğini takip etme konusunda cesaretleneceklerdir.

Adnan Oktar'ın The Mercury ve Cape Times'da (Güney Afrika) yayınlanan makalesi

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272202/iyilik-tum-olumsuzluklarin-ustesinden-gelirhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/272202/iyilik-tum-olumsuzluklarin-ustesinden-gelirhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_mercury_adnan_oktar_goodness_is_outdoing_negativity2.jpgSat, 24 Mar 2018 01:53:38 +0200
Türk-Yunan Dostluk Ve İttifakının Önündeki Engelleri Aşmak

Türk ve Yunan toplumları yüzlerce yıldır aynı coğrafyalarda yaşamış, pek çok dönemde halkları iç içe geçmiş, kaynaşmış, ortak tarihi ve kültürel bağlara sahip medeniyetlerin çocuklarıdır. Bunun doğal sonucu olarak, dünyanın benzer bağlara sahip birçok ülkesi gibi çok sıkı dost, kardeş ve müttefik olmaları gerekirken durum çoğu zaman aksi yönde seyretmiştir.

Bunun sebebine bakıldığında, böyle doğal bir dostluk ve ittifakın gelişmesi ve kalıcı olmasının bölgedeki istikrarı kendi çıkar ve hesaplarına aykırı gören çevreler dikkat çekmektedir. Türk-Yunan dostluğu söz konusu olduğunda söz konusu çevrelerin devreye girmesi ve felaket senaryoları aşılaması bilindik bir manzaradır. Söz konusu çevreler, her fırsatta iki ülke arasında düşmanlık tohumları serpmiş, suni kriz ve gerilimleri körüklemiş, hatta iki ülkeyi pek çok kereler anlamsız ve mantıksız gerekçelerle savaşın eşiğine sürüklemiştir.

Ortadoğu'daki hakimiyet ve sömürü planları yüzünden Türk-Yunan ittifakını tehlikeli gören bir kısım gizli yapılanmaların iki ülke üzerinde oynadığı oyunlar 1. Dünya Savaşı döneminde çok daha somut ve belirgin bir hal almıştı. Osmanlı'nın elinde bulunan hilafetin devam etmesi, özellikle Ortadoğu ve İslam ülkelerine ve elbette ki bu bölgelerin doğal zenginlikleri ve petrol yatakları üzerinde hâkimiyet hesapları yapan İngiltere’nin işine gelmiyordu.

Bu amaçla İngiltere, 1. Dünya Savaşı'nın hemen ardından İstanbul'u işgal etti. Ancak doğrudan Osmanlı'yla savaşa girmedi ve İstanbul'daki işgalini Anadolu'ya bizzat yaymadı. Böyle bir işgalde maddi-manevi ciddi kayıplara uğrayacağını bildiği için her zaman olduğu gibi aracılar kullandı. Fransız, İtalyan ve Ermenilere Anadolu topraklarını paylaştırırken Batı Anadolu'nun işgali için çeşitli vaatlerde bulunarak kullandığı ülke Yunanistan'dı.

Yunanistan o dönemde İngilizlerin destek vaatlerine güvenerek onların daveti üzerine İzmir'i işgal etti. Oradan Aydın ve Bursa çevrelerine kadar ilerledi. Ancak hiçbir zaman İngiltere'den beklediği desteği alamadı. Hiç tanımadığı deniz aşırı topraklarda, yetersiz imkanlarla, 20 yıldır aralıksız savaşan Osmanlı ordusuna karşı yalnız bırakıldı. Kaçınılmaz bir biçimde, büyük kayıplar vererek yenilgiye uğradı. Perişan bir durumda işgal ettiği Türk topraklarından çekilerek ülkesine geri dönmek zorunda kaldı.

Yunanistan'ın İngiltere'den yediği darbe bununla da kalmıyordu. Savaş sonrası yapılan Lozan Konferansı'nda İngiltere galip tarafta otururken Yunanistan –İngiltere'nin müttefiki olmasına rağmen– mağlup tarafta oturuyordu. Hatta dönemin Yunan Başbakanı Venizelos bu durum karşısındaki şaşkınlığını, “İngiltere masanın galip tarafında otururken, ben İngiltere’nin müttefiki olarak neden mağlup taraftayım?..” sözleriyle ifade etmişti. Venizelos aslında, tarihin her döneminde İngiliz derin devletinin dostluğuna ve asılsız vaatlerine güvenenlerin uğradığı kaçınılmaz akıbeti de özetlemişti, farkında olmadan...

O tarihten günümüze kadar da aynı derin sömürgeci gücün gizli ve açık iki ülkenin arasını açma politikaları kesintisiz devam etti. 1. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı topraklarının işgalinde başrol oyuncusu hiç kuşkusuz İngiltere'ydi. Yunanistan ise onun bu işgale kendi Ortadoğu emelleri doğrultusunda sürüklediği ülkelerden biriydi.

Ne var ki, Türkiye'nin işgalden kurtularak bağımsızlığını kazanmasını ve yeni bir devlet kurmasını takip eden dönemde İngilizler kadim dostumuz, Yunanistan ise ezeli düşmanımızmış gibi hayali bir senaryo hazırlandı. Son derece ince propaganda ve provokasyon teknikleriyle, dezenformasyonlarla beslenen bu çirkin senaryo neticesinde iki ülkenin arası aşama aşama açıldı. Türkiye ve Yunanistan arasında, her iki ülkenin de ortak fayda ve çıkarına olacak dostluk, ittifak, işbirliği ve dayanışma ortamına bir türlü izin verilmedi. Bölgedeki barış, güven, refah ve istikrarın temeli olacak böyle güçlü bir siyasi ve ekonomik ittifakın kurulması engellendi.

İki ülke arasında dönem dönem gerginlik konusu olan Kardak krizi de Türk-Yunan dostluğunu baltalamaya yönelik suni gerginliklerden biridir. Kardak krizi ilk olarak 1996 yılında Türk bandıralı bir geminin Ege'deki Kardak Kayalıkları’nda karaya oturması sonucu patlak vermişti. Olay yerinde Yunan ve Türk kurtarma ekipleri arasında çıkan anlaşmazlık sonucu ortaya çıkan bu kriz, o tarihte iki ülkeyi neredeyse savaşın eşiğine getirmişti. Sonrasında, ABD ve NATO'nun girişimleriyle kriz sonlanmıştı.

Krizin üzerinden 22 yıl geçmesinin ardından 28 Ocak 2018'de Türkiye ile Yunanistan arasında, Kardak yüzünden gerilim yeniden yükseldi. Kardak'a çelenk atmak için Yunan hücumbotu ile gelen Yunanistan Savunma Bakanı Kammenos'un Kardak'a yaklaşma girişimi Türk Deniz Kuvvetleri tarafından engellendi. Yapılan ikazın ardından Yunanistan Heyeti, gerginlik yaşanmadan Türk karasularını terk etti. 

Görüldüğü gibi küçük bir kayalık bile iki ülke ordularının karşı karşıya getirilmesi, kimi zaman savaş nidalarının atılması için yeterli olabilmektedir. Bu tarz suni krizlerin sürekli gündeme gelmesi ve tırmandırılmasında ne Türkiye'nin ne Yunanistan'ın hiçbir kazanç ve çıkarı olmayacağı çok açıktır. Tam tersine, bu tür krizler üzerinden iki ülkenin ateşe sürüklenmesi iki tarafa da çok büyük zarar ve kayıptan başka bir şey sağlamayacaktır. Bundan kazançlı çıkacak tek mihrak yukarıda sözünü ettiğimiz, bölgede ittifak ve güçlenmeyi kendi çıkarları açısından riskli gören gizli yapılanmalar olacaktır.

Bu oyun Türkiye-Rusya arasında da oynanmıştır. Ancak iki ülke liderlerinin sağduyulu yaklaşımı neticesinde bu oyun kapsamlı şekilde bozulmuş, hatta tersine çevrilmiştir.

Bu oyunu durdurmak için her iki ülkenin de akılcı ve sağduyulu hareket ederek kışkırtıcı odaklara karşı uyanık ve tedbirli olması şarttır. Her iki ülkede yönetimde, bürokraside, medyada, vs. konuşlanmış ajan provokatörlerin tespiti ve temizliği bu yönde atılacak önemli bir adımdır.

Türk-Yunan dostluk ve ittifakını baltalamayı öngören provokasyonlar karşısında da benzer karşılıklı iyi niyet ve sağduyu politikaları güdülmesi son derece hayatidir. Bu bakımdan Sayın Erdoğan'ın 2017 sonunda Yunanistan'a 65 yıl sonra gerçekleştirdiği en üst düzey ikinci ziyaret, ilişkileri geliştirmek ve daha ileriye götürmek açısından son derece olumlu bir başlangıç sayılabilir. Her alanda yapılacak kapsamlı ittifak, dostluk ve işbirliği anlaşmalarıyla iki ülkeyi birbirine düşürmeyi hedefleyen tuzaklara karşı somut ve kararlı bir set çekmek mümkündür. Bunun için bir kısım çıkar odaklarının provokasyonlarına hiçbir şekilde mahal vermeyip, iki ülkenin dostluk amaçlı özel bir çaba göstermesi hayatidir. İki ülke, akrabalıkları, dostlukları, gelenekleri, alışkanlıkları, yaşam şekilleriyle birbirinin aynasıdır. Yıllarca birlikte yaşamışlardır, halen birliktedirler. Dostluğun en lazım olduğu zamanlarda suni meselelerle ayrı düşmek, hem bu iki ülkeye hem de bölgeye ciddi zararlar getirmektedir. Savaşların, ekonomik krizlerin kol gezdiği şu dönemde, zararı faydaya dönüştürmenin ve 500 yıllık kadim dostluğu yeniden inşa etmenin tam zamanıdır.

Adnan Oktar'ın Pravda (Rusya) ve Eurasia Review'da (ABD) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/14-03-2018/140340-turkey_greece-0/

https://www.eurasiareview.com/24032018-overcoming-obstacles-before-turkish-greek-alliance-oped/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271966/turk-yunan-dostluk-ve-ittifakininhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271966/turk-yunan-dostluk-ve-ittifakininhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_overcoming_obstacles_before_Turkish_Greek_alliance2.jpgThu, 15 Mar 2018 23:18:26 +0200
Suç Oranlarını Azaltmanın Yolu Hapishaneleri Çoğaltmak Değildir

Her gün kadın cinayetleri, çocuk tecavüzleri, dolandırıcılar, seri katiller, gaddarca suç işleyen insanların haberlerine rastlıyoruz. Suç oranının gittikçe arttığı bir dünyada, insanın aklına ilk gelen suçların önlenmesi için hapishanelerin gerekliliği ve önemi oluyor. Artan suçlar karşısında bizi teselli eden şey ise ‘suçluların hapise kapatılacağı’ ve orada cezalarını çekecekleri oluyor.

Hapishanelerin her ne kadar suçluları toplumdan uzaklaştırıp daha fazla suç işlemelerini önlemek gibi bir fonksiyonu bulunsa da tek özellikleri tabi ki bu değil. Hapishaneler aynı zamanda ıslah merkezi olma görevine ve etkisini de sahip olmalılar. Özellikle de dünyada işlenen suç oranları ve hapishanelerdeki mahkum sayıları göz önüne alındığında bu insanların bu merkezlerden “ıslah olmuş insanlar” olarak çıkmaları, ve böylece topluma en başta zararsız ve bunun ardından da fayda veren, sağlıklı, normal, iş gücü olarak katkıda bulunan, makul ve dengeli bireyler olmaları önemli.

Peki ya hapishaneler bu amaca hizmet edebiliyorlar mı. Ne yazık ki bu sorunun cevabı bir hayır olarak karşımıza çıkıyor.  Veriler cezaevlerinin giderek suçu önleme işlevlerini yitirdiğinin açık bir göstergesidir. Dünyanın pek çok ülkesinde işlenen suç sayısı her yıl giderek artarken cezaevleri de bir yandan mahkumların suç işlemekte daha da profesyonelleştiği ve suç örgütlerinin yönetildiği yerler haline gelmektedir. ABD’de 2005 yılında serbest bırakılan mahkumların %43’ü iki yıl sonra, %77’si ise beş yıl sonra yeniden cezaevine girmişlerdir. (5)

Cezaevlerinin işlevi sadece mahkumları cezalandırmak değildir. Cezaevleri bir yandan suç işleyen kimsenin cezaevinde tutularak tekrar suç işlemesinin önlenmesi, öte yandan da suçluyu ıslah ederek ve yeniden sosyalleştirerek bir daha suç işlemesini önlemek amacıyla kurulurlar. Bu iki ana işlevin yerine getirebilmesi için her cezaevinin belirli standartlara sahip olması şarttır. Ne var ki, mevcut şartlar göz önüne alındığında bugün pek çok cezaevinin hedeflenen işlevi yerine getirmekten oldukça uzak yerler olduğunu söylemek mümkündür.

Cezaevlerinin işlevlerini yitirmesine yol açan en önemli nedenlerden biri, suç oranlarının giderek artmasıdır. Suçlar arttıkça doğal olarak mahkûm edilen suçlu sayısı da giderek artmaktadır.

Örneğin İngiltere’de 1990’larda cezaevlerinde 40.000 kişi varken bugün bu sayı 86.000’e yaklaşmış durumda. Bu durum yeni cezaevlerinin açılmasını gerektirse de yüksek maliyetleri nedeniyle ülkeler bunu yapamamakta, dolayısıyla cezaevlerinde büyük yığılmalar yaşanmaktadır.

Sözgelimi İngiltere Swansea’de 268 kişilik cezaevinde 469 mahkûm kalmaktadır. Sıkışıklık Leeds’te daha da fazladır. Burada 669 kişilik yerde 1.128 kişi ceza çekmektedir. Benzer yığılmalar yeni yeni sorunları açığa çıkarmaktadır. Mahkum sayısının artışıyla orantılı olarak masraflar artsa da buralara ayrılan ödenekler yeteri kadar artmamaktadır. Bu durumda baş vurulan  çeşitli tasarruf yollarından ilki görevli sayısının az tutulması olmaktadır. Araştırmalar, İngiltere’deki hapishanelerdeki görevli sayısının olması gerekenin %40’ı olduğunu göstermektedir. Görevli sayısının azalması nedeniyle mahkumlar çalışma, eğitim, sağlık ve spor gibi etkinliklerden mahrum kalmaktadırlar. (1)

Benzer durum ABD için de geçerlidir. ABD’nin nüfusu dünya nüfusunun yirmide biri iken, buradaki mahkûm sayısı tek başına dünyadaki mahkûm sayısının dörtte birine denktir. Bu ülkede 2.3 milyondan fazla kişi cezaevlerinde ceza çekmektedir. Cezaevlerinin suçu önleme özelliğini yitirdiklerine dair bir başka gösterge ise cezaevlerinde işlenen suçlardaki artıştır.

İngiltere’de 2017 yılında mahkumlar arasında kendine zarar verme oranı %17'dir.  Her 10 mahkûmdan birisi kendine zarar veren davranışlar sergilemiştir. Mahkumlar arasında şiddet de oldukça yaygındır. İngiltere’de mahkumların hem birbirlerine karşı hem de görevlilere karşı şiddet gösterme eğilimi içinde olduğu gözlenmiştir. Geçen yıl 1.000 mahkûm başına 84 olan şiddet olayı önceki yıla oranla %32 oranında artış göstermiştir. Cezaevlerindeki şiddet olayları, NTRG, Tornado Timi gibi özel uzman ekipler oluşturularak önlenmeye çalışılmaktadır. (3)

Şiddetin yaygınlığı cezaevlerinde çeteleşmeleri ve isyanları körüklemekte ve bu nedenle çok sayıda ölüm vakası yaşanmaktadır. Brezilya’nın Amazonas eyaletinde rakip uyuşturucu çeteleri arasında başlayan kanlı hesaplaşma isyana dönüşmüş ve çıkan olaylarda 56 kişi ölmüştür. Bunlardan altısı başları kesilerek öldürülmüştür. (4)

Bu durum karşısında ülkeler daha çok hapishane açarak, daha çok cezaevi memuru görevlendirerek, sokaklardaki polis sayısını artırarak suçların önünü almaya çalışmaktadır. Ne var ki, bunlar da yeterli olmamakta, suç oranları hızla artmaya devam etmektedir.

Yapılması gereken şey, cezaevlerinin kapasitesi arttırmak değil suçu önleyici etkili tedbirler almaktır. Alınabilecek tedbirlerin bazıları şunlardır:

* Hapis yerine değişik türde yaptırımların uygulanması önemlidir. Bu yaptırımlar hapis ceza ise ile birlikte veya hapisten sonra da uygulanabilir. Cinsel taciz, tecavüz, istismar ve hayvanlara işkence gibi suçları işleyenler kamuya açık ortamlarda sürekli tanıtılarak teşhir edilebilirler.

* Bir diğer alınabilecek tedbir ise yeni suça başlayan ve bu nedenle yeni yetme olarak tanımlanan suçlular ile deneyimli suçluların cezaevlerinde bir arada bulunmalarını engellemektir.

* Ayrıca kan davası, namus cinayeti gibi kültürel kökenli suçlara karşı bunların yanlışlığının anlatıldığı toplumsal kampanyalar düzenlenebilir.

* Bir diğer tedbir ise polislerin teknik imkanlarının geliştirilerek suçlu yakalama oranlarını arttırmaktır. Çünkü insanlar yakalanacaklarından emin olduklarında suç işlemekten daha fazla kaçınmaktadırlar.

* Hapsedilmek tek ceza şekli olarak görülmekten çıkarılmalıdır. Cezalandırmanın bu şekli, bazı suçlu bireylerin suçlu yapılarını daha da pekiştirmeye yol açmaktadır. Bu sebepledir ki, cezaevinden tahliye olan bazı bireyler, sıklıkla yeniden suç işleyebilmektedirler.

* En ufak bir suçun bile hapis ile cezalandırılmasından kaçınılmalıdır. Üç yıl gibi belli bir sürenin altındaki cezaların tekrarı halinde ağırlaştırılarak infaz edilmesi büyük oranlarda suçun tekrar işlenmesini önlemektedir.

Suçla mücadelede sadece cezaların arttırılması veya suç bedelinin ağırlaştırılması tek başına yeterli bir çözüm değildir. Suçun tümüyle ortadan kaldırılması hedef alınmalıdır. Bunun için toplum içinde sakıncalı olan ideoloji ve fikirleri ortadan kaldıracak bir eğitim sisteminin benimsenmesi şarttır. İnsanlarda milli bilinç, sevgi, vefa geliştirecek bir manevi ve bilimsel eğitim programı ile toplumları nefretten sevgiye iletebilmek mümkündür. Basın ve medya araçlarının bu yönde kullanılması ile toplumun algıları kolaylıkla değişebilir. İnsanları suça yönelten yoksulluk, işsizlik gibi meselelerin de adil bir yöntemle çözülmesi bu konuda yardımcı olacaktır. Unutulmamalıdır ki, insanı suç işlemeye yönelten asıl olarak nefret problemidir. Gerek hükümetler, gerek toplumlar ilk planda nefret algısını ortadan kaldıracak bir program belirlemediği müddetçe, teknik çözümlerin bu konuya çözüm getirmesi mümkün gözükmemektedir.

Referanslar:

  1. Andrew Neilson, Our prison system is at breaking point – that's why we need to put fewer people in jail, The Independent 18 Temmuz 2017, http://www.independent.co.uk/Voices/prison-crisis-inspector-report-violence-drugs-suicide-howard-league-penal-reform-a7847781.html
  2. Evan Valetta, 10 staggering statistics about the US prison system, SBS 19 Aralık 2017, https://www.sbs.com.au/guide/article/2017/12/06/10-staggering-statistics-about-us-prison-system
  3. FullFact, The state of prisons in England and Wales, 2 Ağustos 2017, https://fullfact.org/crime/state-prisons-england-and-wales/
  4. The Guardian, Dozens killed in gang violence at Brazilian jail, 2 Ocak 2017, https://www.theguardian.com/world/2017/jan/02/dozens-killed-in-gang-violence-at-brazilian-jail-manaus
  5. Evan Valetta, 10 staggering statistics about the US prison system, SBS 19 Aralık 2017, https://www.sbs.com.au/guide/article/2017/12/06/10-staggering-statistics-about-us-prison-system

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/03/18/increasing-the-number-of-prisons-wont-solve-the-crime-problem/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271900/suc-oranlarini-azaltmanin-yolu-hapishanelerihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271900/suc-oranlarini-azaltmanin-yolu-hapishanelerihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_increasing_the_number_of_prisons_wont_solve_the_crime_problem2.jpgThu, 15 Mar 2018 01:17:51 +0200
İlkel mağara adamı aldatmacası

‘Mağara adamı’ diye bir şeyin hiçbir zaman yaşamadığı ihtimalini düşündünüz mü? İnsanların hayvanlar gibi yaşadığı, avlandığı, homurdandığı, ellerinde sopalarla ve vücutlarının etrafına sarılı hayvan kürkleriyle dolaştıkları bir dönemin hiç olmadığı ihtimalini? Birçok insan asıl gerçeğin bu olabileceğini hiç düşünmemiştir.  Düşünememiştir çünkü arkeolojik bulgular bu yalanı çürütüyor olsa da tüm dünyada bilfiil yapılan açıklamalar, mağara adamlarının var olduğunda ısrar etmektedir. Ama neden?

Biyoloji, genetik ve paleontoloji alanlarındaki bilimsel keşifler tarafından tamamen çürütülmüş olsa da, evrim teorisini canlı tutmak için hâlâ büyük bir çaba var. Bu çevreler, uygarlık tarihi hayali evrim teorisine uymadığında, cevapsız kalan soruların iki katına çıkacağının farkındalar. Bu nedenle beşeri medeniyetlerin de evrim geçirdiğini iddia ediyorlar. Bu senaryoyu desteklemek için de insanların medeniyet sürecinde güya tam gelişmedikleri Taş Çağı, Tunç Çağı, Demir Çağı gibi hayali tarihsel dönemler icat edildi.

Ancak, açıkça yanlış olan bir şeyler vardı. Arkeolojik bulgular arttıkça ve geçmiş medeniyetler hakkında daha fazla ayrıntı ortaya çıktıkça, insan medeniyetlerinin evrimleştiğine dair materyalist düşünce yerle bir oldu. 40.000 yıllık flüt, evrimcilerin ilkel olduklarını iddia ettikleri bir dönemde insanların müzik yaptıklarını, müzik aletleri çaldıklarını, eğlendiklerini, sanat ürettiklerini ve mücevher taktıklarını gösterdi. Başka bir deyişle, aynı bizim gibiydiler, ilkel değillerdi. 30.000 yıl öncesine dayanan mağara resimlerinin keşfiyle bilim adamlarının kafası iyice karıştı. Bu resimler ve resimlerde kullanılan boyalar o kadar etkileyiciydi ki, o dönem insanlarının sanatsal becerilerinin de çok gelişmiş olduklarına dair açık bir kanıttı. Ki bu dönem, evrimcilerin homurdanan ilkel yarı insanlar olduklarını iddia ettikleri bir dönemdi. Ancak bu insanlar soyut sanat üretiyorlardı. Üstelik kullandıkları boyalar o kadar dayanıklıydı ki sanat yapıtları binlerce yıl sonra bile hayatta kalmıştı. Hollanda Leiden Üniversitesi'nden ilk insanlar arkeolojisinde uzman olan Wil Roebroeks, olayların bu şekilde cereyan etmesine duyduğu şaşkınlığı şöyle ifade ediyor: “... İnsanlar az çok senin ve benim gibiydiler”. Aslında az çok değil, tamamen bizim gibiydiler. Bu noktada, bugün yaptığımız resimlerin çoğunun belki bin yıl bile hayatta kalamayacağını belirtmemizde fayda var. Bu durumda, sonraki medeniyetler gelişmiş kültürümüzü kanıtlayacak hiçbir şey kalmadığı için ilkel olduğumuzu düşünebilirler. Bu düşünceyi geçmiş medeniyetlere uyguladığımızda, onların da gelişmiş kültürlere sahip olmaları çok muhtemeldir, ancak başarılarının birçoğu zamanın yıkıcı etkisiyle kaybolmuştur.

Sonra, Smithsonian Enstitüsü'nün ‘medeniyetin yükselişine dair geleneksel görüşü alt üst ettiğini’ belirttiği Göbekli Tepe var. Burası, 1994 yılında bir Alman arkeolog önemini ortaya koyduğunda dünyayı şaşkına çeviren Türkiye’de bulunan bir sit alanıdır. Göbekli Tepe, o dönemin insanlarının önceden düşünüldüğü gibi avcı-toplayıcı olmadıklarını, aksine astronomik olaylara bağlı olarak tapınaklar inşa eden, tarımla uğraşan, taşlara karmaşık tasarımlar oyarak sanat üreten, bazısı 50 ton ağırlığındaki dev taş blokları taşımak için iş gücü kullanan entelektüel bireyler olduklarını kanıtlayan 11.000 yıllık bir sit alanıdır. Biliminsanları hala bu bulguların etkileri ile başa çıkmakla uğraşıyorlar. Washington Whitman Kolej’de arkeolog olan Gary Rollefson şöyle diyor: ”Göbekli Tepe ile ortaya çıkan her şey daha önce düşündüklerimizi yerle bir etti. Bunları bulmak güzel ama anlamak da güzel olurdu.” Bir diğer çalışma, alanda bulunan devasa megalitik yapıların ‘güney göğündeki “yeni”, son derece parlak bir yıldızın: Sirüs yıldızının belirmesini “kutlamak” ve izlemek için konumlandırıldığını ve hatta orijinal olarak bunun için inşa edilmiş olabileceğini’ öne sürmektedir. Başka bir deyişle, materyalist anlayışa göre insanların ilkel olmaları gereken bir dönemde, bu insanlar son derece uygardılar, astronomi üzerine çalışmış, tarımla uğraşmış ve taşlar üzerinde sanat üretmişlerdi. Bu merak uyandırıyor: Taşlar binlerce yıl sonra ayakta kalabilen tek yapılarsa, bu insanların diğer daha narin nesneler üzerinde ürettikleri ince sanatı ancak tahmin edebiliriz.

Sonra, Mısır'ın ünlü piramitleri var. O kadar inanılmaz bir şekilde inşa edildiler ki, günümüz teknolojisi ve her türlü kaynak kullanılsa bile, her gün 10 blok yerleştirerek, yaklaşık 4000 yıl önce inşa edilen Büyük Keops Piramidinin 2,5 milyon taş bloğunun 684 yılda yerleştirilebileceğini biliyor muydunuz? Ancak biliminsanları, bu piramidin 20 ila 30 yıl arasında inşa edildiğine inanıyorlar. O halde, güya hiçbir teknolojinin olmadığı bir dönemde Eski Mısırlılar bu dev piramitleri nasıl inşa ettiler? Hangi güçle, hangi makinelerle, hangi tekniklerle bu taş teraslar yükseltildi? Kaya mezarları hangi araçlarla oyuldu? İnşaat sırasında aydınlatma nasıl sağlandı? (Piramitlerin ve mezar odalarının içindeki duvarlarda veya tavanlarda hiçbir leke veya kurum bulunmadı.) Taş ocaklarından taş bloklar nasıl çıkartıldı ve blokların farklı biçimli yüzleri nasıl pürüzsüz hale getirildi? Birkaç ton ağırlığındaki bu bloklar nasıl taşındı ve 1/1000 santimetrelik bir hassasiyetle nasıl birleştirildi?

Ya da açıkça uçakları betimleyen antik taş oymalarından haberdar mısınız? Sümerlerden Mayalara kadar birçok eski uygarlık bu taş oymaları günümüze bıraktı. Örneğin, Mısır'da bulunan bir model planör, 1898 yılında keşfedildi ve 2.200 yaşındaydı. Modelin teknik özellikleri inanılmazdır. Bu ahşap modelin kanatlarının şekli ve oranları, günümüzün en gelişmiş teknoloji ürünü olan Concorde'da olduğu gibi, uçağa asgari hız kaybıyla maksimum kaldırma sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. History kanalındaki bir belgeselde modelle ilgili şöyle denir: “Eski Mısırlıların bu gizemli kuşu oymalarından 2000 yıl sonra, modern teknoloji kuşkuya yer bırakmayacak şekilde onun uçabildiğini kanıtladı.

Bu birkaç örnek bile bir gerçeği yüksek sesle ve net olarak itiraf ediyor: hiçbir zaman 'ilkel insan' diye bir varlık olmamıştır. İnsanlar her zaman insandılar. Her zaman insan olarak yaşamışlar, uygarlıklar kurmuşlar ve bunların sadece bir kısmı geride izler bırakmıştır. Dünyamızın her döneminde, daha yüksek medeniyetler yaşayan topluluklar varken, dünyanın diğer bölgelerinde tıpkı bugün olduğu gibi, daha ilkel koşullarda yaşayan insanlar olmuştur. Dünyanın bazı yerlerinde uzay mekikleriyle uzaya insan gönderilirken, Amazon Havzası ormanlarında, modern dünyadan ve onun sunduğu olanaklardan tamamen uzakta kabileler bulunmaktadır. Ancak bu kesinlikle, Amazon kabilelerindeki insanların biyolojik veya zihinsel olarak daha az gelişmiş oldukları anlamına gelmez. Bu sadece kültür ve uygarlık farklılıklarının bir sonucudur.

Adnan Oktar'ın BERNAMA (Malezya), OANA'da (Azerbaycan) ve Al Bilad'da (Kanada) yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/en/features/news.php?id=1444511

http://www.oananews.org/content/news/featureanalysis/column-did-cavemen-really-exist

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271845/ilkel-magara-adami-aldatmacasihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271845/ilkel-magara-adami-aldatmacasihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_did_cavemen_really_exist2.jpgWed, 14 Mar 2018 03:09:09 +0200
Evrimcilerin de kabul ettiği gerçek: Australopithecus sediba insan atası değil!Bildiğimiz gibi 2008 yılında Malapa’da bulunan 12-13 yaşında bir kafatası fosiline Australopithecus Sediba ismi verildi. 2010–2013 arasında bu fosile ait altı ayrı makale Science dergisinde yayınlandı ve evrimciler arasında insanın atası olabilecek sözde kayıp halka olarak ilan edildi.

Evrimciler, yaklaşık 2 milyon yıl önce yaşadığı düşünülen A. Sediba'nın, Homo Erectus öncesi yaşadığını  ve bu yüzden insanın atası olması gerektiğini iddia ettiler. Bu sebeple A. Sediba, bir kısım özellikleri ile Australopithecuslara, bir kısım özellikleri ile insana benzetilerek ara geçiş formu iddiasıyla sözde bilimsel yazılar yazıldı. Söz konusu yazılar, basın yayın organlarında manşetlerde yer alarak haber yapıldı.

2010 yılında daha ilk makaleler yayınlandığında, iddiaların gerçek dışı olduğunu belirten yazılarımızı yayınlamıştık. 1,2

2017 yılında Amerikan Fiziksel Antropologlar Derneği’nin yıllık toplantısında bu konu, Arizona State Üniversitesi’nde paleoantropolog olan Bill Kimbel öncülüğünde yeniden ele alındı. A. Sediba kafatası incelendi; eski iddialar tek tek çürütülerek Sediba'nın insan atası olmadığı, diğer Australopithecuslara benzediği kabul edildi. Böylece 7 yıllık sözde insan atası iddiası da evrimciler tarafından reddedilmiş oldu.

Ne iddia edilmişti; aslında neydi?

Dar elmacık kemikleri, küçük dişler, belirgin burun:

12-13 yaşında bir canlıya ait kafatasındaki bu özelliklerin australopithecustan daha çok insana benzediği söylenmişti. Bu sebeple insan öncesi bir sözde ara form olarak tanıtıldı. Halbuki, çocuk yaştaki bu fosilin gelişimini tamamlamadığı çok açık. Bu sebeple elde bulunan yetişkin fosillerle de karşılaştırılması imkansız. Tek başına bir insanı ya da hayvanı küçük yaştan itibaren izlemeye aldığımızda bile, aynı bireyde dahi bir çok yapısal farklılıklar yaş ilerledikçe ortaya çıkar. 5 yaşındaki bir çocuk, 15 yaşına geldiğinde çok farklı bir iskelet yapısına sahiptir. Yetişkinliğe geldiğinde 15 yaşındaki halinden bile bir çok farklılıklar içerir. Bu sebeple sırf yapısal küçük nüanslara bakılarak bir fosil hakkında kesin hükme varmak imkansızdır.

Elmacık kemiklerinin ve dişlerin gelişimini etkileyen en önemli faktör, yeme alışkanlığına bağlıdır. Sert ve çok çiğneme gerektiren diyete sahip bir canlının çiğneme kasları da buna göre daha fazla gelişecek; aksi durumda ise daha güçsüz kalacaktır. Kasların tutunduğu kemik yapılar ve dişler de bu oranda gelişmiş olacak veya dar kalacaktır. Dikkat edilirse burada genetik faktörlerden çok çevresel faktörler etkili olmaktadır; genlerin izin verdiği ölçüde kemik ve kaslarda değişim ve gelişim yaşanmaktadır. Bu durumda, bir türün farklı bireyleri arasında dahi yapısal pek çok farklar bulunmaktadır. Yani çeşitli varyasyonlar varlığı, farklı tür olduğunun delili değildir. Bu sebeple kemiğin daha dar veya geniş olması, dişlerin büyüklüğü gibi kavramlar, tür ayrımı yapılması konusunda güvenilir olmayan bilgilerdir.

Dar kalça kemiği ve uzun uyluk kemikleri:

2008 yılında ilk bulunan kafatası bulgusundan sonra aynı kazı alanında devam eden çalışmalarda, bu sefer kalça ve bacak kemiklerine ait yetişkin fosil parçaları elde edildi. Yapılan yorumlar hemen, A. Sediba'nın yetişkin haline ait parçalar olarak ilan edildi. Dar kalça kemiğine sahip olduğu için canlı, dik yürümeye daha elverişli, uzun bacak kemikleri ile adım atmaya daha uygun olarak değerlendirildi. Oysa gerçekte bu iki farklı fosil bulgusunun aynı türe ait olduğuna dair hiçbir delil yoktu.

Birbirine yakın katmanlar üzerinde bulunan fosiller üzerine yapılan yaş tayinleri, doğrudan fosil kalıntısı üzerine yapılmak yerine, bulunduğu katmanın yaşının belirlenmesi ilkesine dayanmaktadır; bu ise beraberinde pek çok yanlış yorum yapılmasına imkan veren bir durumdur. Fosillerin aynı katmanda ve aynı mekanda bulunmuş olması aynı zamanda yaşadıklarının delili olamaz. Bu katmanlara dair yaş tayini yapılırken 50-100 bin yıl gibi aslında çok geniş yanılma paylarıyla birlikte verilir. 100 bin yıl, tarihsel katmanlarda küçük gibi görülse de çok uzun zamanlardır. Bu yanılma payı içinde pek çok farklı canlı türü, hatta birbirini hiç görmemiş canlı türleri, fosil katmanlarında aynı ortamda bulunabilir. Bu durumda fosil kayıtlarını ilişkilendirmenin ne derece delil oluşturabileceği ortadadır.

Diğer yandan dar kalça kemiğinin dik yürüme için yeterli görülmesi de son derece şaşırtıcıdır. Dik yürümek, denge organlarından, omurgaya, eklem yapısından el-ayak yapısına kadar çok sayıda organ ve yapının uyumlu olmasını gerektiren kompleks bir harekettir. Sadece kemik darlığının dik yürüme delili olamayacağı açıktır. Bugün yaşayan dar kemikli çoğu hayvan dört ayakla yürümektedir. Fakat çoğu, uzun süre iki ayağı üzerinde dahi duramamaktadır.

Beyin hacmi

Sediba'nın beyin hacmi 420 cm3 olup erişkin hacminin %95 boyutunda olduğu söylenmektedir. Bu haliyle insan beyin hacmi olan 1200-1400 cm3 hacmine göre çok küçüktür. Evrimciler beyin hacminin zamanla artarak gitmesi ve günümüzdeki hacmine ulaşması gerektiğini iddia ederler. Peki fosil kayıtlarında beyin hacminin zamanla yavaş yavaş geliştiğine dair izler var mıdır? Cevap tabii ki hayır! İlk insanın beyin hacmi neyse günümüzdeki insanın beyni de aynıdır.

Evrimciler de bunun bilincindedir. Aradaki devasa boşluğu, sahte fosillerle, ya da sözde insansı gibi göstermeye çalıştıkları maymun cinsi fosilleriyle doldurmaya çalışır, ya da eski insan fosillerini maymun gibi gösterirler. Amaç yavaş yavaş değişim varmış gibi göstermektir. Australopithecus türleri tam olarak maymun, homo fosilleri de tam olarak insan karakteri taşırlar. Zaman zaman ortaya atılmış evrimci sahtekarlıklar işte bu çaresizliğin ürünüdür.

Örneğin, “Homo habilis” olarak geçmişte sözde “insansı” olarak tanıtılan ve  Australopithecus ile insan arası boşluğu tamamlamaya yönelik çarpıtılan bir fosilin  yıllar sonra bir maymuna ait olduğu, Australopithecus habilis olarak isimlendirilmesi gerektiği anlaşıldı. 3

Yine “Turkana çocuğu” olarak yıllarca günümüz insanın sözde evrimsel atası gibi gösterilmeye çalışılan fosilin de her özelliğiyle günümüz insanıyla aynı özellikleri taşıdığı, farklı bir tür olmadığı ortaya çıktı. 4

Tabi Ardi’yi de unutmamak gerek! Ardipithecus ramidus dik yürüyen bir ara form olarak lanse edildi. Evrimciler ileri derecede deforme haldeki kalça kemiklerini laboratuvarda kendi hayal güçleriyle bir araya getirerek canlının dik yürüdüğünü iddia ettiler. Diğer evrimci çevreler tarafından da bu iddia çok eleştiri aldı. Oysa Ardi’nin ayakları ve diğer özellikleri ile tam bir tırmanıcı olduğu, dik yürümeye elverişli vücut yapısının olmadığı ortadaydı. Çünkü o bir bonobo maymunuydu. 5

Evrimcilerin çaresizlikleri

Yüzyılı aşkın süredir üretilen sahte veya çarpıtılmış fosil iddiaları, evrimcilerin çaresizliklerinin aslında en iyi delilidir. Sahtekarlık, ancak delil yokluğunda başvurulan bir durumdur. Bugüne kadar elde edilmiş 700 milyona yakın fosil arasında umut ettikleri ara geçiş formlarına ait tek bir fosili bile bulamayan evrimciler sahtekarlık yöntemine başvurmuştur. Eğer evrimcilerin iddia ettiği gibi yavaş değişimlerle türler ortaya çıkmış olsaydı, bu kadar çok sayıda fosilin içinde bir çok ara geçiş formu bulunması gerekirdi; hatta fosil yatakları ara geçiş formları ile dolu olmalıydı. Oysa, eldeki tüm fosiller eksiksiz ve her türlü özellikleri ile bir anda tarih sahnesinde belirmekte ve değişmeden türlerini devam ettirmektedir. O halde evrimciler için iki seçenek vardır; ya ara geçiş formlarının bulunmadığını kabul edecekler ya da fosiller üzerinde oynayıp çarpıtarak sahte deliller üreterek evrim iddialarını yaşatmaya çalışacaklardır.

Birinci seçenek samimi ve bilimsel olan yoldur. Tarafsız olarak bilim yapan bir bilim adamı delil yokluğu durumunda hipotezinden vazgeçip yeni hipotezler üzerine araştırma yapar. İkinci yol ise bilimsel değil ideolojiktir; bu yolun temelinde ateist ideolojiye bilimin alet edilmesi söz konusudur. Sözde bilim adamları sözde bilimsel dergiler yoluyla batıl ideolojilerini kendileri de farkında oldukları halde yaşatmaya çalışmaktadırlar. Yüzyıl önce bunu yapmak, yetersiz delil ve bilgiye sınırlı ulaşım nedeniyle çok kolay başarılıyordu. Evrimciler uydurdukları yalanlara birbirlerini de inandırabiliyorlardı. Uydurulan sahte bir delilin etkisi onlarca yıl devam edebiliyordu. Ancak günümüzde bilimsel verilerin artması ve bilgiye ulaşmanın çok kolaylaşması, evrimcilerin sahte ideolojilerinin de sonu oldu. Bilimsel verilerin evrimi yalanlaması artık açık seçik görülebiliyor. Bunun yanında yapılan sahte veya yanıltıcı bir haber, etkisini onlarca yıl sürdüremiyor; en çok bir kaç yıl içinde yanlışlanıyor. Bu durum evrimci ideoloji için tam bir çaresizliktir. Evrimciler, artık geniş kitleleri yalanları ile etkileyemiyor, hatta sahte iddialarıyla rezil oluyorlar.

Sayın Adnan Oktar’ın çalışmaları ve dünya çapında yaptığı etki, evrimcilerin bu sahtekarlıklarının anlaşılmasında büyük vesile olmuştur; olmaya da devam etmektedir. Darwinist haber ve yayınların sayısı günden güne azalmaktadır. Artık evrimciler sahte delil üretme konusunda zorlanmakta, masallarla insanları kandıramamaktadır. Darwinist bilim adamlarını, bu konuda samimi ve bilimsel davranmaya çağırıyor ve evrimi yıkan delilleri görmezden gelmemeye davet ediyoruz.

Kaynaklar

  1. http://harunyahya.org/tr/Articles/22757/Darwinistlerin-utanc-duyduklari-ikinci-bir-Ardi-Vakasi-Australopithecus-Sediba
  2. http://m.harunyahya.org/tr/works/22571/Darwinistler-neden-kendilerini-kucuk-dusurmekte-bu-kadar-israrlilar
  3. http://harunyahya.org/tr/Evrim-Sozlugu/15919/homo-habilis
  4. http://harunyahya.org/tr/NetCevap/148304/Turkana-Cocugu-Masali
  5. http://harunyahya.org/tr/NetCevap/148439/Darwinistler-#8220;Tekrar-Ozur-Diliyoruz-Ardi-Konusunda-Da-Yanilmisiz#8221
]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271816/evrimcilerin-de-kabul-ettigi-gercekhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271816/evrimcilerin-de-kabul-ettigi-gercekhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/australopithecus_sediba_2.jpgTue, 13 Mar 2018 00:06:18 +0200
Silahlı saldırıları önlemek için gerçek çözüm

Bir kez daha, Amerika’da meydana gelen trajik bir okul katliamında masum insanlar hayatlarını kaybetti. 14 Şubat'ta, 17 yaşındaki Nikolas Cruz, Florida'daki Marjory Stoneman Douglas Lisesi'ne girdi ve yangın alarmlarını çaldırdı. Yeterli sayıda öğrencinin koridorları doldurduğundan emin olduktan sonra, yarı otomatik AR-15 saldırı tüfeğiyle ateş etmeye başladı. 17 kişiyi öldürdü ve 14 kişiyi yaraladı.

Daha önce de benzer okul katliamları olmuştu ancak bu okul katliamı öncekilerden farklıydı. Çünkü Nikolas Cruz olay öncesinde, kendiyle ilgili çok fazla işaret vermişti. Nikolas Cruz'un son derece sorunlu bir kişi olduğu açıkça belliydi. Halk haklı olarak kolluk kuvvetlerinin bu suçu nasıl durduramadıkları konusunda açıklama bekledi.

Komşuları onu saldırgan ve şiddete eğilimli, son derece sorunlu bir çocuk olarak tanımlıyorlar. Birçok kez sincap, kurbağa ve tavuk gibi küçük hayvanlara işkence edip  öldürmüştü. Sosyal medya hesaplarında bu yaptıklarından övgüyle bahsederek işkence gören hayvanların resimlerini yayınlamıştı. Özel bir internet sohbet grubunda, sık sık Müslümanlardan, Musevilerden, göçmenlerden, Meksikalılardan ve siyahi insanlardan, onlara işkence edip öldürmek isteyecek kadar nefret ettiğini söylemişti. Ayrıca, özellikle başka ırklardan insanlarla ilişkisi olan beyaz kadınlardan da nefret ettiğini belirtmişti.. Sık sık silah ve taktik kıyafetleri satın almış ve bunlarla poz vermişti. Pervasızca, önceki okul katliamlarına atıfta bulunarak kendisinin 'çok daha iyi bir katliam' yapabileceğini söylemişti. Hatta mahallesinde silahıyla ateş ettiğini gösteren videolarını yayınlamıştı.

Aslında, Cruz uzun zamandır kolluk kuvvetlerinin radarındaydı. 2016 yılında, kendisini kestiğini gösteren bir video yayınladığında, Florida Çocuk ve Aile Departmanı onun hakıında bir araştırma başlatmış ancak hastaneye yatırılmayacak kadar dengeli olduğuna karar vermişti.

Aslında bu, alarm zillerinin çaldığı tek olay değildi. CNN'e göre, yedi yıllık süre içinde polis, şikayet üzerine Cruz'un evini 'akıl hastası kişi,' 'istismar' ve ‘aile içi şiddet’ gibi gerekçelerle 39 kez aramıştı. Sonbahar döneminde Cruz, sırt çantasında okula mermi getirmiş ve bu olaydan sonra, bırakın silah getirmeyi, okula sırt çantası getirmesi bile yasaklanmıştı. Ayrıca annesine fiziksel şiddet uyguladığı da biliniyordu.

Dolayısıyla, okula gidip katliamı gerçekleştirdiğinde bu onu tanıyan insanlar ya da onu birçok kez uyaran yetkililer için bir sürpriz olmadı.

Potansiyel tehditlerin, suç işlenmeden önce tespit edilip durdurulmasında ciddi sorunlar olduğu gün ışığı kadar açıktır. Fakat bu nasıl mümkün olabilir? İnternet ortamında ve Snowden’ın de sızdırdığı gibi bu kitlesel gözetleme çağında, online paylaşılan hiçbir şeyin kaybolmadığını biliyoruz. Bu nedenle, ortaya kaçınılmaz bir soru çıkıyor: Gerekli kaynaklara sahip oldukları halde, neden yetkililer Cruz gibi potansiyel tehditleri tespit etmek için bir çaba sarf etmiyorlar? Cruz kolaylıkla tespit edilebilir, izlenebilir ve bu korkunç katliamı gerçekleştirmesi bir şekilde engellenebilirdi.

Akla daha pekçok soru geliyor: ABD ve müttefiki İngiltere, teröre karşı birçok ülkede dünya çapında bir savaş başlattı. Bu savaşlar sonucunda milyonlarca insan hayatını kaybetti, ekonomiler çöktü ve milyonlarca insan mülteci oldu. ABD, topraklarındaki terörizmi önleme sloganıyla ve teröristlerin Amerikalıları öldüremeyeceği vaadiyle 2011 yılından bu yana 5,6 trilyon dolardan fazla para harcadı. Peki ama Amerikalıların Amerikalıları, artan bir sıklıkla öldürmesi ne olacak? CNN'e göre, ABD'de veya yurtdışında bir terör eylemiyle öldürülen her bir Amerikalıya karşılık silahlı saldırıyla ölenlerin sayısı 1049. Ayrıca, 2001-2014 yılları arasında ABD topraklarında 440.095 kişi ülke vatandaşlarının silahlı saldırıları sonucu hayatlarını kaybetti.  Diğer yandan, aynı dönemde ABD'de ve yurtdışında terör eylemleri nedeniyle öldürülen ABD vatandaşlarının sayısı 3412 ve bu rakama 9/11 kurbanları da dahil.

Diğer bir deyişle, daha az sayıda ölümlerden sorumlu terörizmi durdurmak için savaşlar başlatılırken, milyonlarca insan öldürülüp, dış ülkeler hedef alınırken, silahlı şiddete karşı harekete geçme konusunda yetkililer garip bir şekilde sessiz ve isteksizler.

Politik irade aksi yönde hareket etmeye karar vermedikçe, ABD'deki silah satışlarının devam edeceği artık hemen herkesin malumudur. Ancak bu, bu tür suçların olasılığını en azından azaltmak için hiçbir şey yapılamayacağı anlamına gelmemelidir.

Örneğin, bir kişi hayvanlara işkence etme konusunda övünmeye ya da insanları tehdit etmeye başladığında, kolluk kuvvetleri bunu, kişiyi izlemeye almak ve gerekirse müdahale etmek için gerekli kanıt olarak değerlendirmelidir. Ayrıca, her okulda bu tür katliam olaylarını önlemek için özel eğitilmiş en az bir gizli polis memuru görevlendirilmesi hayatidir. Öğrenciler, öğretmenler ve veliler, uyarı işaretleri veren sorunlu çocuklara dikkat etmeli ve her bir vakanın gerektirdiği şekilde uygun önlemler almalıdırlar.

Daha geniş ölçekte, film ve video oyunları aracılığıyla şiddetin güzel gösterilmesine  artık son verilmelidir. Hiç kimse, video oyunlarındaki şiddet görüntülerinin gençlerin ruhunda yarattığı olumsuz etkileri ve gençlerin giderek artan şiddet içerikli davranışlarında nasıl etkili bir rol oynadığını inkar edemez. Son fakat aynı derecede önemli olarak, medya, bu şiddet olaylarını   geniş ve kapsamlı ele almayı bırakmalıdır. Her okul faciası gerçekleştiğinde, bir yerlerde sorunlu biri, aynı şeyi yapmak ve aynı şekilde dikkat çekmek düşüncesiyle heyecana kapılmaktadır. Amerikalılara başsağlığı diliyor ve böyle korkunç olayların uygun önleyici tedbirlerle geçmişte kalmasını umuyoruz.

Adnan Oktar'ın Daily News'de (Pakistan) yayınlanan makalesi:

http://dailymailnews.com/2018/04/03/preventable-crimes-and-how-to-deal-with-them/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271685/silahli-saldirilari-onlemek-icin-gercekhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271685/silahli-saldirilari-onlemek-icin-gercekhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/daily_mail_adnan_oktar_preventable_crimes_and_how_to_deal_with_them2.jpgWed, 07 Mar 2018 02:41:19 +0200
Silahlı saldırıları önlemek için kalıcı ve anlamlı çözüm: Manevi değerlerin güçlendirilmesi

Florida’daki bir okulda meydana gelen toplu katliam eyleminden sonra tüm dünyanın gözü tekrar bu soruna çevrildi. Sorun tam olarak nerden kaynaklanıyor? Silah satışının ciddi prosedürlere bağlı olmamasından mı? Katillerin akıl hastası olmasından mı? Hukuki yaptırımlar veya emniyet istihbaratındaki bazı boşluklardan mı? Oysa benzeri olayların sıklıkla meydana geliyor olması, asıl nedenin çok daha derinlerde yattığını gösteriyor. Nefret kültürü ve medyanın şiddeti sürekli teşvik ediyor olması da konunun başka bir yönü.

Şüphesiz böyle bir vahşeti oluşturan pek çok faktör mevcut ve konunun bu faktörler üzerinden ele alınması çözüm için bir yöntem oluşturabilir. Ne var ki burada önemli bir nokta çoğu zaman görmezden geliniyor: Çözümlenmemiş öfke problemi. Bu rahatsız edici eğilim pek çok ortamda karşımıza çıkıyor; barışçıl sokak gösterileri olarak başlayan protestoların birdenbire şiddet olaylarına dönüşmesinde, okullarda yada bir markette kasada sıra beklerken birinin kendilerine “yan baktı” diye kavga çıkmasında… Bu önüne geçilemeyen öfke nereden kaynaklanıyor? Bir insanı şiddet eylemine sevk eden asıl faktör nedir?

Öncelikle bu tür saldırıların faillerinin ana özelliği güzel ahlakı, sevgiyi ve merhameti yaşamayan, dünyayı “şiddet ve vahşete başvurarak hayatta kalınabilecek kanlı bir arena” olarak gören gaddar kişiler olmalarıdır. Bu gençlerin kirli birer katile dönüştüren felsefe, insanlardan güzel ahlaka ve hayata dair her türlü neşeyi alıp götüren materyalizmdir. Materyalist felsefe ile insanlara egoist ve açgözlü olmaları telkin edilirken, başkalarının zararına olacak şekilde önce kendi çıkarlarını gözetmeleri öğretilir. Bu arada ruhları, sevgi, merhamet, acıma hissi, bağışlama ve anlayış gibi tüm güzel ahlak özelliklerinden arındırılır. Aralıksız bir mücadele ve kavganın hüküm sürdüğü dünyada kendilerinden başka güvenebilecekleri kimsenin olmadığına inandırılır, “kendilerine karşı dünya” ilkesi benimsetilir. Bir insan bu telkinler doğrultusunda yetiştirildiğinde ve daha da kötüsü, bunlara inanmaya başladığında, böyle bir bakış açısı nasıl öfkeye ve acımasızlığa dönüşmesin?

Bu nedenle on yıllar boyunca süren materyalist telkinle oluşturulan kültürde dünyanın korkunç bir şiddetle karşı karşıya kalması hiç de şaşırtıcı değil. Dünyanın neresinde olursa olsun herkes anlamsız bir öfke duygusunun pençesine düşmüş durumda. Hafif bir müdahaleyle binlerce kişiyi düşmanlık duygularına sevk edip ayaklanma çıkarmak oldukça kolay. Hatırlanacağı üzere 2011’de İngiltere’de çıkan ayaklanmalarda Londra dahil İngiltere’nin farklı şehirlerindeki binlerce kişi geniş çaplı kundaklama ve yağmalama olaylarına bir anda dahil olmuştu. Söz konusu isyan beş kişinin ölümüyle sonuçlanmıştı. Barışçıl bir hava içerisinde başlayan Arap Baharı protestoları da şiddetlenerek korkunç bir iç savaşa dönüşmüştü. Terörizm dahi gerçekte öfkenin dolaylı bir sonucudur. Şiddet olaylarını inceleyen bir nöroloğa göre, dünyadaki şiddetin başlıca nedeni öfke. Bu, bir an önce farkına varılıp ele alınması gereken bir sorun. Son zamanlarda bazı kesimler, özellikle son Florida okul katliamından sonra, bu tür vahşet olaylarını akıl sağlığı bozukluklarına bağlamaya başladı. Ne var ki akıl sağlığı bozuk insanların bu tür vahşet olaylarının faili olduğu olaylar çok nadirdir; hatta çoğu zaman bu kişiler vahşet olaylarında failden çok mağdur konumundadır. Federal Madde Bağımlılığı ve Akıl Sağlığı Hizmetleri Yönetimi uzmanlarına göre, “Akıl sağlığı bozuk kişilerin faili olduğu şiddet olayları o kadar az ki, bu kişilerin hepsi sağlıklarına kavuşturulsa bile şiddet suçları hala yüzde 95 oranında kalacaktır.” Bu nedenle bu tür hastalıkları ortadan kaldırmak sorunu çözmeyecektir. Sorunu daha da akut hale getiren başka bir durum, ABD’de vatandaşlara yapılan silah satışı prosedürlerinin kolaylığı. Ne var ki bu durum yine de sorunu çözer nitelikte değil çünkü silah satışını kısıtlayıcı yeni kanunlar çıkarılsa bile katillerin silah bulması zor olmayacaktır. Üretilen mermi sayısını azaltmak veya kalabalık yerlerde sivil kıyafetli polislerin devriye gezmesi gibi kısa vadeli ve hızlı çözümler mevcut. Çevrim içi gözetim teknikleri başkalarını tehdit eden ve şiddet suçu işleyebilecek potansiyele sahip dengesi bozuk şahısları belirleyip müdahale etmek bakımından yararlı olabilir. Bu tedbirler alınsa bile bunlar soruna kökten çözüm getirici nitelikte değildir çünkü bir kişi şiddete başvurmaya karar verdiyse silaha bile ihtiyacı olmayacaktır. En önemlisi suça eğilimli bireylerdeki öfkeyi önlemektir. Bu nedenle bu kısa vadeli çözümleri uyguladıktan sonra, daha önemli olana öncelik verilirse uzun vadede daha iyi netice alınacaktır. Şiddetin sürekli övülmesi materyalist kültürle bir araya gelince ilahi dinlerin insanlara kazandırdığı sevgi ve şefkat hisleri erozyona uğrar. Bu nedenle bir sevgi kültürü oluşturarak dünyamıza manevi değerleri yeniden kazandırmak son derece önemli.

Bunu başarabilmek için Hristiyanlar ve Yahudiler daha dindar olmaya çalışmalı, Müslümanlar da Kuran’a daha titiz olmalıdırlar.

Allah hak dinler vesilesiyle tüm insanları sevgiye, merhamete, dürüstlüğe, bağışlama ve fedakarlığa yöneltmekte, insanları barışa, dostluğa, esenliğe çağırmaktadır. Bu nedenle Hristiyan, Müslüman ve Yahudiler Kutsal Kitaplarındaki hikmetli sözleri hayatlarına geçirmelidirler.

Teknik önlemlere ek olarak devletler, halklarını din ahlakı ile eğitme üzerinde durmalıdır. Bu çabada sivil toplum örgütlerinin önemli bir yeri olabilir. İnsanlar ancak nefret ve intikam duygularıyla hareket etmelerini engelleyecek bir seferberlikle hayatlarını anlamsız kılan materyalizmin yanlış telkinlerinden kurtulabilir. Dinin insanlara kazandırdığı güzel ahlakın tekrar gönüllerde yeşermesi insanları öfke tuzağından kurtaracaktır. Unutulmamalıdır ki nefret kültürünün kazananı olmaz. Dünyanın aklı ve vicdanı olan maneviyatın ihmal edilmesinin ne denli acı meyveler verdiğine geçtiğimiz yüzyılda fazlasıyla şahit olduk. Dünyamız ancak ve ancak maneviyatın canlandırılmasıyla daha güvenli bir yer haline gelecektir.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/03/02/religious-sensibility-and-spirituality-are-the-meaningful-solution-to-gun-violence/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271676/silahli-saldirilari-onlemek-icin-kalicihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271676/silahli-saldirilari-onlemek-icin-kalicihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_religious_sensibility_and_spirituality_are_the_meaningful_solution_to_gun_violence2.jpgWed, 07 Mar 2018 01:06:03 +0200
Artan Nefret Suçları Özgürlükleri Tehdit Ediyor

Nefret sözcüğü sözlüklerde bir kimsenin kötülüğünü, mutsuzluğunu istemeye yönelik duygu olarak tanımlanmakta ve zaman zaman tiksinme ile eşdeğer bir anlamda kullanılmaktadır. Pek çok eserde nefret içeren ifadeler “nefret söylemi”, nefret nedeniyle işlenen suçlar ise "nefret suçu" olarak nitelenmektedir. Bu suç; Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı AGİT’in tanımında da yer aldığı gibi bir kişiye veya bir gruba karşı ırk, etnik köken, dil, din, fiziksel ya da zihinsel engellilik ve cinsiyet gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden ötürü işlenmektedir.[1]

Genellikle şiddet içeren nefret suçları taciz, tehdit, okul ya da iş yerlerinde zorbalık yapma şeklinde gerçekleşmektedir. Bunlarla birlikte, adli makamlar tehdit ve aşağılama içerikli saldırgan broşürler ve posterler kullanılmasını da nefret suçları kapsamında değerlendirmektedir.

Nefret suçunu diğer suçlardan ayırt eden, temelinde ‘kişinin kimliği’nin yer alması. Nefret suçu işlenirken sadece şahıslar ya da topluluklar hedef alınmamakta, cami, kilise gibi mülklere veya azınlık gruplara ait mallara da zarar verilebilmektedir. Böyle durumlarda suç, çoğunlukla tahrip etme, kundaklama, bombalama ya da yağmalama şeklinde olmaktadır. Mülklere saldırılar aşağılama, hakaret ya da tehdit içerikli mesajlar bırakma şeklinde gerçekleşebilmektedir. Söz konusu saldırılardan en çok muzdarip olanların genellikle Müslümanlar ve zenciler olduğu tespit edilmiştir. Bu gruplara yönelik saldırıların her geçen gün artış gösterdiği de tespitler arasındadır.

Her ne kadar yasalarda nefret söylemi ve nefret suçları ile ilgili tanımlamalar yapılmış olsa da nefret suçları hukukun en tartışmalı alanlarından birini oluşturur.

İlk sorun nefret söyleminin fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ile ilgilidir. Demokrasi ve insan haklarının bir gereği olarak en temel haklarından olan ifade özgürlüğü, kişinin başkalarına seslenme özgürlüğüdür.

Bununla birlikte demokratik pek çok ülke, ifade özgülüğünü sınırlandırarak nefret söylemini yasaklamıştır. Çünkü modern devletler bir yandan düşüncelerin özgürce ifade edilebilmesini teşvik ederken diğer yandan toplumun her kesimini korumaya çalışmaktadırlar. Nefret söyleminin yasaklanmasının siyasi ve hukuki sebebi, demokratik bir toplumda savunmasız bir insan topluluğuna belli ölçüde teminat ve güvence sunmaktır.[2]

Devletlerin özgürlükleri sağlama ve bireyleri koruma konusunda bir denge oluşturması şarttır. Bu nedenle dengeyi sağlamanın temel yolu, devletlerin bireyleri, özgür bırakıldıklarında nefret söylemi üretmeyen bir bilince ve ahlaka kavuşturmalarıdır.

Diğer bir sorun ise suçun nefret saiki ile yapıldığını tespit etmenin oldukça zor olmasıdır. 2015 yılının Şubat ayında ABD'nin Chapel Hill kentinde üç Müslüman gencin bir park yeri tartışmasından sonra komşuları tarafından öldürülmesi bu konudaki önemli örneklerden birisidir.[3] Komşuları ve eşi cinayetlerin dini sebeplerle alakası olmadığını iddia etmiştir. Ancak olayın faili Craig Stephen Hicks’in Facebook sayfasında din karşıtı birçok paylaşım bulunuyordu. Tamamı Müslüman olan maktullerin evleri de kurşunlanmıştı.[4] Bunlar da doğal olarak suçun nefret suçu kapsamında işlendiği şüphesini doğurmuştur. Bu tip olaylarda suçun nedenin belirlenmesi önemlidir; çünkü pek çok ülke, nefret saiki ile işlenen suçları daha ağır bir biçimde cezalandırmaktadır.

Nefret suçları sınırları aşarak yayılan bir suç türüdür ve suçun yöneldiği kitlelere dahil olan bireylerin eğitim, seyahat gibi temel özgürlüklerinin kısıtlanmasına yol açmaktadır. Bu nedenle ülkeler nefret suçlarını engellemek için daha sert polisiye tedbirler almakta ya da bu suça verilen cezaları arttırmaktalar. Ne var ki, bu tip tedbirler nefret suçları engellemeye yetmemektedir.

İnsanların arasında nefret hissinin giderek artması toplumlar için ciddi bir tehdittir. Bu tehdidin ortadan kaldırılması için gerekli tüm yasal düzenlemeler yapılmalı ve tedbirler alınmalıdır. Başlangıçta küçümsenen küçük çaplı bir olayın bütün bir toplumu etkileyeceği asla zihinlerden çıkarılmamalıdır. Nitekim 2011 yılında Londra’da, 2014 yılında ABD'nin Missouri eyaletinde yaşanan büyük ayaklanmalarda böyle olmuştur.

Yöneticiler gelecek endişesi veya siyasi hesaplar nedeniyle ülkelerinde nefretin yayılmasını teşvik etmemeli, göz yummamalıdırlar. Sözgelimi ülkesinde işsizliğe yol açacak ya da yeni gider kalemleri oluşturacak diye göçmen nefretini körüklemek daha büyük felaketlere kapı aralamaktır.

Bu noktada asıl üzerinde durulması gereken şudur: Nefret suçlarının çözümü daha fazla ceza veya daha fazla şiddet hiçbir zaman değildir. Nefret suçları ile en iyi ve temel mücadele yöntemi okullarda, medyada ve sosyal medyada toplum içinde fedakarlık, dayanışma, saygı ve uzlaşı gibi beraberinde yatıştırıcılığı ve barışı getirecek programlara ağırlık vermektir. İnsanlar arasında ittifak ve birlikteliği teşvik edecek bir ahlak sistemi uygulamaktır. Unutulmamalıdır ki; barış ve uzlaşı kolaydır; akabinde hemen çözüm meydana gelir. Bütün insanların üzerindeki görev, insanı insan yapan temel değerleri sürekli olarak hatırlatmak, egoist ve kibirli zihniyeti hayatımızdan uzaklaştırmaktır.


[1] Combating Hate Crimes in the OSCE Region, An Overview of Statistics, Legislation and National Initiatives, OSCE – ODIHR, 2005, s.12

[2] Jeremy Waldron, The Harm in Hate Speech, (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2012), s.100-104.

[3] BBC Türkçe, Nefret suçu nedir, nasıl kanıtlanır? 19 Şubat 2015, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/02/150219_nefret_sucu_abd

[4] VOA, Müslüman Gençleri Öldüren Craig Hicks Kim? 13 Şubat 2015, https://www.amerikaninsesi.com/a/musluman-gencleri-olduren-craig-stephen-hicks-kim/2641797.html

Adnan Oktar'ın The Pioneer ve Indian Muslim Observer'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://www.dailypioneer.com/columnists/oped/draw-the-line-on-hate-crimes.html

http://indianmuslimobserver.com/2018/03/01/draw-line-hate-crimes/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271657/artan-nefret-suclari-ozgurlukleri-tehdithttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271657/artan-nefret-suclari-ozgurlukleri-tehdithttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_pioneer_adnan_oktar_draw_the_line_on_hate_crimes2.jpgTue, 06 Mar 2018 23:36:00 +0200
Sayın Adnan Oktar’ın 15 Temmuz alçak darbe girişiminin gerçek yüzünü, FETÖ’nün yapısını ve Hükümetimizin haklı mücadelesini anlattığı 40'dan fazla yazısı yabancı basında yer aldı.Sayın Adnan Oktar’ın 15 Temmuz alçak darbe girişiminin gerçek yüzünü, FETÖ’nün yapısını ve Hükümetimizin haklı mücadelesini anlattığı 40'dan fazla yazısı yabancı basında yer aldı. Bu yazılar İran’dan Suudi Arabistan’a Rusya’dan Amerika’ya kadar onlarca ülkede yayınlandı.

İran’ın en büyük İngilizce günlük gazetelerinden Tehran Times:

 

“Türkler için en uzun gece”

“Türkiye’deki karanlık geceyi geride bırakmak”

Rusya’nın en köklü internet gazetelerinden Pravda:

Türkiye’deki darbe girişimi hakkında merak ettikleriniz”

“Gerçek dostlar zor zamanda belli olur”

Endonezya’nın en büyük İngilizce gazetesi Jakarta Post:

“Sosyal Medya’nın Türkiye’deki darbe kalkışması üzerindeki beklenmedik etkisi”

Malezya'nın en köklü İngilizce gazetelerinin başında gelen New Straits Times gazetesi:

“Türkiye darbeye yenilmemiştir”

"Türkiye’de Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak"

 

Lübnan'da yayınlanan Ortadoğunun en büyük İngilizce gazetelerinden The Daily Star gazetesi:

“Uluslararası medya demokrasinin yanında olmalı”

 

Suudi Arabistan’ın yanı sıra Ortadoğu genelinde de dağıtımı yapılan Arab News Gazetesi ve internet sitesi:

 

“Türkiye için bir milat: 15 Temmuz”

 

“Türkiye hakkında birkaç kilit soru”

“Demokrasinin büyük zaferi: Türkiye”

 

Sol görüşlü Amerika’nın bağımsız haber sitesi American Herald Tribüne:

“Darbe girişimi ve PKK konusundaki ihtilaf Türkiye-Amerika ilişkisini tehlikeye atıyor”

 

“Darbe Girişimi Türkiye’yi Tek Yürek Yaptı”

 

Merkezi Londra’da bulunan Irak’ın günlük Arapça gazetesi olan Az-Zaman:

“Uluslararası medya demokrasinin yanında olmalı”

 

Kuveyt’de İngilizce olarak basılan ilk günlük gazete Arab Times:

“Türkiye darbeye yenilmeyecek”

 

Suudi Arabistan’ın önde gelen Arapça günlük gazetesi Makkah Newspaper:

“Demokrasinin büyük zaferi: Türkiye”

“Türkiye için bir milat: 15 Temmuz”

“Türkiye hakkında birkaç kilit soru”

 

Arapça yayınlanan Akbar Al Khaleej gazetesi:

“Türkiye’nin en uzun gecesi”

 

Tayvan’ın önde gelen İngilizce gazetelerinden The China Post:

“Darbe zihniyetini yenmek”

 

Katar’ın en büyük Arapça gazetelerinden Al - Raya:

 

“Erdoğan Türkiye için Yeni Döneme Öncülük Ediyor”

“Cesur Türk halkı darbeyi nasıl püskürttü”

"Türkiye terörden ne öğrendi?"

 

Amerika'dan yayın yapan bağımsız yayın organı ve aynı zamanda düşünce kuruluşu Eurasia Review:

 

"Türkiye terörden ne öğrendi?"

 

Hindistan’da yayın yapan The Hans India haber sitesi:

 

“Sosyal Medya’nın Türkiye’deki darbe kalkışması üzerindeki beklenmedik etkisi”

 

NewYork'dan yayın yapan, bağımsız Kürt Haber ajansı Ekurd Daily sitesi:

“Türkler için en uzun gece”

 

Katar’ın ilk İngilizce günlük gazetesi Gulf Times’da ve internet sitesi:

“Erdoğan Türkiye'de yeni bir dönem başlatıyor”

 

“Cesur Türk halkı darbeyi nasıl püskürttü”

“Birlik olmanın güzelliği”

 

Malezya İslam partisi tarafından yayınlanan Harakah günlük gazetesi:

“Sosyal Medya’nın Türkiye’deki darbe kalkışması üzerindeki beklenmedik etkisi”

 

Avusturalya'nın Arapça haftalık gazetesi Al Furat

“Türkiye’deki darbe girişimi hakkında merak ettikleriniz”

 

Bahreyn'in ilk İngilizce günlük gazetesi Gulf Daily News:

“Türkiye’nin en uzun gecesi”

 

Amerika’dan yayın yapan haber portalı News Rescue:

“Cesur Türk halkı darbeyi nasıl püskürttü”

 

Bangledeş’ten yayın yapan haber sitesi Weekly Blitz:

“Cesur Türk halkı darbeyi nasıl püskürttü”

 

Hindistan'dan yayın yapan haber sitesi Muslim Mirror:

“Cesur Türk halkı darbeyi nasıl püskürttü”

 

Pakistan’ın İngilizce haber sitesi Daily Mail:

“Demokrasinin büyük zaferi: Türkiye”

“Uluslararası medya demokrasinin yanında olmalı”

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271187/sayin-adnan-oktarin-15-temmuzhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271187/sayin-adnan-oktarin-15-temmuzSun, 25 Feb 2018 23:58:30 +0200
Küresel Sömürü Düzeninin Yeni Nesil Kitle İmha Silahı: Kimlik Politikaları

Kimlik politikaları, kitleleri belirli kimlikler ve aidiyetler üzerinden yönetmek ve yönlendirmek amacıyla başvurulan önemli bir algı yönetimi biçimidir. Dünya üzerinde en sık ve yaygın kullanılan, aynı zamanda da en etkili olan toplum mühendisliği mekanizmalarından biri olan bu politikalar aynı zamanda alt-kimlik, üst-kimlik, ortak-kimlik, kimlik bunalımı, vs. türünden birçok kavramı da günlük hayata sokmuştur.

Kimlik politikaları bir ülkede veya bölgede belirli bir kimliği öne çıkarmayı, üstün ve hakim kılmayı amaçlayabileceği gibi, çeşitli kimlikleri hedef ve düşman gibi gösterme, ötekileştirme, baskılama amaçları da taşıyabilir. Mağdur ya da hakim kimlikler üzerinden söylemler geliştirebilir. Etnik, dini ve mezhepsel farklılıklar kimlik politikalarının en temel unsurlarıdır. Yalnızca devletler değil siyasi partiler, gruplar, organizasyonlar hatta terörist yapılanmalar dahi oy veya taraftar toplamak amacıyla toplumdaki çeşitli kimlikleri kullanabilir.

Soğuk Savaş boyunca dünya üzerinde sınıf farklılıklarını temel alan çeşitli ideolojik politikalar hakimdi. Bilindiği gibi bunlardan en temel ikisi: Özel mülkiyete ve sermaye kesimine önem veren, serbest piyasa ekonomisini savunan kapitalist sistem ve işçi sınıfını esas alan, ortak mülkiyeti ve merkezi ekonomiyi savunan sosyalist (komünist) sistemdi. Bu iki temel ideoloji dünyayı Doğu ve Batı blokları olarak adeta iki zıt ve düşman kutba bölmüştü. 26 Aralık 1991'de Sovyetler Birliği'nin resmen dağılmasıyla Soğuk Savaş dönemi sona erdi.

Bu tarihi dönemeç aynı zamanda ideolojik politikaların yerini kimlik politikalarına bırakmasının da başlangıcı sayıldı. Sınıf esaslı ideolojik politikalar da aslında, insanların sosyal ve ekonomik kimlikleri üzerinden yürütülen kimlik politikalarından başka bir şey değildi. Bu ideolojilerin kullandığı baskın kimlikler genelde üretenler, ezilenler, sömürenler, işçiler, köylüler, sermayedarlar, burjuvalar, vs... şeklindeydi. Soğuk Savaş sonrasında değişen ise yalnızca bunların yerine farklı kimlik unsurlarının ön plana çıkarılması oldu. Irk, din, mezhep, etnik azınlıklar gibi... Sonuçta, sınıf kimliğini esas alan Soğuk Savaş dönemi ideolojilerinden kaynaklanan gerginlik ve çatışmalar yerini yeni kimliklere dayalı gerginlik ve çatışmalara bıraktı.

Bugüne kadarki tarihi deneyim gösterdi ki kimlik politikaları her dönemde, o kimlikleri taşıyanların değil onları kullananların çıkarlarına hizmet etmiştir. Bu politikaların dünyanın her tarafında arka planda emperyalist sömürü düzeni tarafından desteklenmesinin ve yönetilmesinin nedeni de budur. Çeşitli kimlik sahipleri kendi varlıkları, hakları ve çıkarları için mücadele ettiklerini sanırken aslında emperyalizmin çok aşamalı, sinsi planına aracı olmaktadır.

Bu doğrultuda kimlik politikaları, toplumlarda mevcut her çeşit kimliği kurnazca malzeme yaparak insanları gruplandırmayı, ayrıştırmayı ve kutuplaştırmayı hedefler. Sömürü düzeni, kimlik politikaları sayesinde, karşısında dikilecek, direnecek güç ve dayanışmaları, birlik ve bütünlükleri yok etmeyi amaçlar. Toplumları, milletleri, ülkeleri, aralarında çekişme ve çatışma olan küçük birimlere parçalayıp böler ve nihai boyun eğme ya da yok olma süreçlerini başlatır. Toplumlardaki farklı alt kimlikler güçlerini birleştirip bir arada bu sinsi oyuna karşı koymak yerine, şişirilen kimliksel egoları yüzünden birbirlerine düşüp güçsüzleşir ve emperyalizmin tuzağına düşerler.

Soğuk Savaş'ın hemen sonrasında 90'larda Balkanlarda başlatılan parçalanma süreci, ardından ortaya çıkan küçük devletçikler... Devamında, 2000'lerin başından bu yana Ortadoğu'da alevlenen dini, etnik, mezhepsel ayrışma ve çatışmalar, adeta tarihten silinen ülkeler, toplumlar... Ruanda, Sudan gibi ülkelerde dökülen kanlar... Bugün Avrupa'da yükselen ırkçı ve ayrılıkçı akımlar, birçok Avrupa ülkesinde esen bağımsızlık ve özerklik rüzgarları... Hepsi, kimlik politikalarının kademeli böl-parçala-yok et tekniğinin canlı örnekleridir.

İspanya'da Katalonya ve Bask bölgesi, Birleşik Krallık'ta İskoçya, Belçika'da Flamanlar, İtalya'da Padanya bölgesi ve Güney Tirol, Fransa'da Korsika, Bretonya ve Alsace bölgeleri, Almanya'da Bavyera Avrupa üzerinde yürütülen kimlik politikalarının ana figürleridir.

Türkiye ve Ortadoğu'da ise aynı bölücü ve ayrıştırıcı görevi üstlenen belli başlı gruplar aktif durumda: Bunların arasında, gerçekte Kürtlük kavramı ile hiçbir bağı olmadığı halde Kürt kimliğini kullanmak isteyen ancak aynı zamanda Marksist kimliğiyle uluslararası desteği de yanına almaya çalışan PKK terör örgütü; Ortodoks İslam kimliğini kullanan DEAŞ, El Kaide gibi terör örgütleri; mezhep kavgalarını körüklemeye çalışan İngiliz Şiiliği ve İngiliz Sünniliği gibi MI6 güdümlü provokatif hareketleri sayabiliriz...

Özetle, bugün Ortadoğu ve İslam dünyasını saran ateşi aralıksız körükleyen, yarın da aynı bölücü ve ayrılıkçı ateşi tüm dünyaya yaymaya niyetli sömürgeci gücün en büyük ve etkin silahı tank, top, roketten ziyade kimlik politikalarıdır.

Diğer yandan, kimlik politikalarının uzun yıllar en büyük mağduru olan ülke ve halklardan bahsedince elbette ilk akla gelen Güney Afrika'dır. Öyle ki 1940-1990 yılları arasında ülkedeki siyahi vatandaşları kasıp kavuran ırkçı Apartheid zihniyetinin yaraları hala sarılmaktadır.

Bugüne kadar hiçbir kimlik politikasının insanlığa hiçbir dönemde mutluluk ve fayda getirdiği görülmemiştir. Tam tersine ayrılık, ihtilaf, çekişme, düşmanlık, kavga, nefret ve çatışmanın baş sorumlusu hep kimlik politikaları olmuştur. Bu politikalar insanları ahlaklarına, erdemlerine, hizmetlerine göre değil sosyolojik ve biyolojik kimliklerine göre değerlendirmiş, benimsemiş ya da yargılamıştır.

Artık bölücü, ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı kimlik politikalarının yerini en üst, yani insan kimliğini esas alan birleştirici ve bütünleştirici politikaların alması gerektiği açıktır. Elbette ki insanoğlu doğası gereği siyasi, sosyal, ekonomik, bireysel, milli, kültürel, dini, etnik, biyolojik çok çeşitli kimliklere sahiptir. Amaç, insanları kimliklerinden soyutlamak değil, bu kimliklerin küresel sömürü düzeninin bir manipülasyon aracı haline gelmesine izin vermemektir.

Gelecekte hangi kimliğe sahip olursa olsun tüm insanların bir arada mutluluk, adalet, barış, güvenlik ve refah içinde yaşayacağı küresel bir medeniyeti tesis edebilmek ise en büyük tarihi başarı olacaktır. Savaşların, ayrılıkların, terörün, anarşizmin, nefretin çözümü ancak ve ancak bu bilinç ile sağlanabilir.

Adnan Oktar'ın Pravda.ru'da (Rusya) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/feedback/22-02-2018/140154-identity_politics-0/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271043/kuresel-somuru-duzeninin-yeni-nesilhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271043/kuresel-somuru-duzeninin-yeni-nesilhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_identity_politics_next_generation_WMD_of_global_exploitation_system2.jpgFri, 23 Feb 2018 17:18:31 +0200
Mısır-Türkiye Ticareti ile Yeni Umutlar

‘Osmanlıların savaşa girdiği gün İngilizler Mısır’da sıkıyönetim ilan etti. […] İngiliz yetkililer Mısırlıların kendilerine sadık kalacağından emin değillerdi. Bu savaşta dini bağların sömürge yetkililerine duyulan saygıya baskın geleceğinden emindiler, bu yüzden Mısırlıları tamamen savaşın dışında tuttular.’ ‘Osmanlı’nın Yıkılışı: Ortadoğu’da Büyük Savaş, Eugene Rogan

Oxford Üniversitesi’nde modern Ortadoğu tarihi üzerine ders veren ünlü İngiliz profesör Eugene Rogan, Mısırlılar ve Türkler arasındaki güçlü bağları bu sözlerle açıklıyor. Gerçekten de geçici anlaşmazlıklar olsa da bu iki halk arasındaki karşılıklı sevgi ve saygı asla kopmayacak kadar güçlü.

Uzun bir aradan sonra gerek Mısır gerekse Türkiye tarafından tekrar dostluk, ittifak ve uzlaşmaya doğru karşılıklı harcanan samimi çabalar sessiz sedasız olumlu sonuçlarını vermeye devam ediyor. Karşılıklı gelişen ticari ve ekonomik ilişkiler de bu olumlu sonuçlardan biri.

Geçtiğimiz günlerde, Mısır Ticaret Odaları Federasyonu'nun daveti üzerine Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Kahire'de düzenlenen 3. Mısır Yatırım Konferansı'na katıldı. Hisarcıklıoğlu, EUROCHAMBRES Başkan Yardımcısı sıfatıyla konferansın açılışında yaptığı konuşmada, Mısır Ticaret Odaları Federasyonu Başkanı Ahmed el-Vekil'e başarılı bir forum düzenledikleri için şükranlarını sundu. Başkent Kahire'de bir grup Türk iş adamları ile görüşen Hisarcıklıoğlu, Mısır Ticaret ve Sanayi Bakanı Tareq Qabel ile de bir araya geldi.

Geçen yılın ortalarında da TOBB Heyeti, 4 yıl aradan sonra Mısır’da düzenlenen Mısır-Türkiye İş Forumu’na katılmıştı. Hisarcıklıoğlu başkanlığındaki Türk heyeti ve Kahire'deki aktif Türk firmalarının temsilcileri program kapsamında, Mısır’dan yaklaşık 80 firmanın yetkilileriyle görüşmüştü. Temaslar sırasında Mısır Ticaret ve Sanayi Bakanı Tareq Qabel tarafından Bakanlık binasında kabul edilen TOBB Heyeti, burada bir görüşme gerçekleştirdi. Hisarcıklıoğlu görüşme sonrasında, “Darbenin ardından Bakan düzeyindeki ilk görüşmeyi yapmış oldukdedi

Geçmişe döndüğümüzde, Mısır ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi ve ekonomik ilişkiler 2000’li yılların başından itibaren sürekli olarak yükselmiş, iki ülke arasında kriz başlamadan önce ticaret hacmi yıllık 5 milyar dolar seviyelerine gelmişti. Ancak 2013'teki diplomatik gerginliği takiben Türkiye’nin Mısır’a ihracatı 2015’te yüzde 5 gerileme ile 3.1 milyar dolara, 2016’da ise yüzde 12.7 düşüşle 2.7 milyar dolara düştü. Buna rağmen Mısır, Afrika Kıtası’nda Türkiye’nin halen en fazla ihracat yaptığı ülke konumunda. Mısır’daki doğrudan Türk yatırımları ise 2 milyar dolardan fazla.

Bugün, her iki taraf da 2013 öncesi 5 milyar dolar düzeyindeki ticaret hacmini yeniden yakalama hatta bu oranı geçme niyetinde. Nitekim 2016 itibariyle bu rakam tekrar 4 milyar doları aşarken 2017'nin ilk 7 ayında toplam 2.4 milyar dolarlık sözleşmeye karşılıklı imzalar atıldı. Mısır iç pazarında 5-6 milyarlık ticaret hacmi oluşturan Türk yatırımcılar aynı zamanda 75 bin kişiye de istihdam sağlıyor. Türk yatırımcılar, Mısır'daki yabancı yatırımcılar içerisinde büyüklük ve istihdam bakımından her devirde ilk üç arasında bulunuyor.

Görünen o ki, 2013’deki darbe sonrasında diplomatik ilişkileri kopma noktasına gelen Türkiye ile Mısır arasındaki ticari, ekonomik ve sosyal ilişkiler diplomatik ve siyasi ilişkilerden çok daha hızlı ilerliyor. Bununla birlikte, son dönemde diplomatik ilişkilerdeki iyi niyetli ve uzlaşmacı tablo, karşılıklı normalleşme mesajları bu alanda da pek yakında ciddi bir ivme kazanılacağının göstergesi.

Aslında, ilişkilerin yeniden düzeltilerek iki ülke arasındaki kadim ve güzel dostluk bağının yeniden canlandırılmasına yönelik ilk ciddi adımlar 2016 yılı başlarında atılmıştı. O yıl Mısır Dışişleri Bakanı Sami Şükri'nin ittifaka yönelik samimi ifadeleri, Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım tarafından karşılık bulmuştu. Başbakan Binali Yıldırım TRT Haber kanalında yaptığı bir konuşmasında Türkiye-Mısır ilişkileri konusunda son derece hayati açıklamalarda bulunmuş ve iki ülke ticaretinin güçlenmesini bu konuda bir adım olarak görmüştü: “Hayat devam ediyor. Aynı bölgede yaşıyoruz, birbirimize ihtiyacımız var... Coğrafi bağımız ve yakınlığımız var. Ayrıca dini ve kültürel bağlarımızı söylemiyorum... İş adamlarımız, yatırımcılarımız karşılıklı gidip gelebilirler, yatırımlarını geliştirebilirler ve böyle böyle ileride belki normalleşmeye de bir zemin hazırlanmış olur. Hatta bakanlar seviyesinde bile ilişkiler başlayabilir. Bu olabilir, buna mani bir hal yok. Bunun olması konusunda biz doğrusu hazırız, bu konuda herhangi bir rezervimiz yok.

Bu karşılıklı iyi niyet mesajları sonunda, Türkiye'den bir milletvekili heyetinin geçtiğimiz yıl Eylül ayında Kahire'de düzenlenen Akdeniz İçin Birlik Parlamenterler Asamblesi (AİBPA) toplantısına katılmasıyla somut bir düzeye ulaştı. Bunu takip eden Ekim ayında ise TBMM'den ikinci bir heyet yine Kahire'de Terörizmle Mücadele Küresel Forumu (TMKF) çerçevesinde düzenlenen Terörle Mücadele Çerçevesinde Parlamenterler ile Yargı Aktörleri İlişkisi konulu çalıştaya katıldı.

Mısır ve Türkiye, birbirlerine çok sıkı tarihi, kültürel, ailesel ve dini bağlarla bağlı, halkları yüzyıllar boyu birbiriyle kaynaşmış, pek çok ortak değere, güçlü sosyal ilişkilere sahip iki dost ve kardeş ülke. Dolayısıyla, suni gerilimlerin, iki ülkenin dostluk, yakınlık ve işbirliğini zedelemesine göz yummak tarihi bir yanılgı olacaktır. Binlerce yıllık tarihi dev uygarlıklara ev sahipliği yapmış, bölgenin bu iki kadim üyesinin, her alanda geniş çaplı bir birlik ve dayanışma içine girmeleri halinde dünya çapında söz sahibi birer süper güç haline gelmeleri oldukça kolay ve gereklidir. Karşılıklı ticaret hacminin geliştirilmesi sadece iki ülkenin kalkınması ile sonuçlanmayacak aynı zamanda bölgeye de güçlü ve aktif bir zenginlik getirecektir. Ticari ittifakların gelişmesi, genellikle her zaman iyi ilişkilerin ve işbirliğinin de güçlenmesine bir vesile olmuştur. işte bu nedende ticarette bağı güçlü tutmak, çok önemli adımların da bir başlangıcı sayılabilecektir. Her iki ülke de buna gönüllüdür, bu konuda şevklidir. 2018'in bu güçlü ve köklü işbirliğinin temellerini atması diliyoruz.

Adnan Oktar'ın Egyptian Streets'da (Mısır) yayınlanan makalesi:

https://egyptianstreets.com/2018/02/19/blossoming-egypt-turkey-trade-signals-the-beginning-of-a-new-era/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271030/misir-turkiye-ticareti-ile-yenihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/271030/misir-turkiye-ticareti-ile-yenihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/egyptian_streets_adnan_oktar_blossoming_Egypt_Turkey_trade_signals_the_beginning_of_a_new_era2.jpgFri, 23 Feb 2018 03:26:53 +0200
Kendilerini dışlanmış hisseden Afrikalı-Amerikalılar

Hepimiz dünyanın farklı yerlerindeki insanların Amerikan rüyası ile ilgili hayallerini yada Amerika’ya yerleşip daha iyi bir hayat yaşama yönündeki isteklerini duymuşuzdur. Dünyanın pek çok yerinde hakim olan bu beğeni Amerikan toplumundaki yüksek yaşam standartları ve övgüye değer özgürlüklerden kaynaklanıyor. 

Ne var ki son yıllardaki yeni bir gelişme bu ütopyayı sekteye uğratıyor. On yıllar önce bitmesi gereken köklü bir sorun olan ırkçılık yüzünden her yıl daha çok insan Amerika’yı terk ediyor. ABD yıllar içerisinde çok farklı şekillerde tezahür etmiş, belgeli bir ırkçılık geçmişine sahip. Önce yıllar boyunca kölelik şeklinde tezahür eden ırkçılık bazı çevrelere göre günümüzde hala devam ediyor.

Ancak modern dünya ayağa kalktığında ülke gayet becerikli bir şekilde ırkçılık sorununu halletmeyi başardı. Görünüşte sonuçlar pek olumlu ve ırkçılık mağdurlarının günümüzde yaşayan torunları dedelerine nazaran daha normal yaşamlar sürebiliyorlar. 

Fakat bu sinsi sorun günümüzde farklı bir şekil almış durumda. Geçmişte olduğu kadar yaygın olmamakla birlikte tamamen kökü kazınmış da değil; daha sinsi, daha perdelenmiş bir şekilde hala devam ediyor. Hatta günümüzdeki varlığı genç Afrika Amerikalıların ülkeyi terk etmesine neden olacak kadar güçlü.

Bu gizliden gizliye devam eden sorun yüzünden binlerce genç insan başka yerlerde kendilerine yeni hayatlar kurma peşinde. Senegal, Gana gibi çeşitli Afrika ülkelerinde gün geçtikçe daha çok Afrika Amerikalı çevre oluşurken ABD’den gelen yeni Afrika Amerikalılar ya öğretmenlik gibi işlerde çalışıyor yada kendi işlerini kuruyorlar. Amerikayı terk eden pek çok kişi kendileri için rahatlık ve konfor sağlayan olanaklardan çok, saygı görmenin daha önemli olduğunu vurguluyor.

Gelişme ve modernliğin merkezi olarak algılanan ABD’nin böyle bir imaj sergilemesi ilginç ama “gerçek” bu şekilde.“ Gana’ya taşınmadan önce New York’da dijital pazarlamacılık yapan Muhammed el Muhacir[1] şunları söylüyor: “Oprah Winfrey gibi mağazalara girmesine izin verilmeyen yada Jay Z gibi belli bir semtte apartman dairesi satın almasına izin verilmeyen zengin siyahilerin hikayelerini duyuyorsunuz. Bu tür şeyler oluyor. Ünlü bir kişi olmanız da sizi ikinci sınıf vatandaş olmaktan kurtarmıyor. Benim için en büyük sorun buydu.” Muhammed el Muhacir gibi pek çok kişi onun bu görüşlerini paylaşırken ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar ABD’de kendilerini hep dışlanmış hissettiklerini ve yeni taşındıkları ülkelerde ABD’deki olanaklara sahip olmasalar da çok daha mutlu olduklarını belirtiyorlar. El Muhacir ayrıca şunları söylüyor: “Amerika’da her zaman kendinizi kanıtlamaya çalışırsınız. Burda kendimi kimseye kanıtlamam gerekmiyor. Üniversiteye gittim, bir şampiyonada birinciliğim var, bu yüzden hiç bir zaman kazanamayacağım bir yerde olmayı istemem.”

Kesinlikle haklı. New York Times[2]’da çıkan bir habere göre, siyahi vatandaşlara fazla tolerans gösterilmeyen Georgia, Alabama ve diğer eyaletlerden daha fazla nefret grubu New York’ta mevcut. Buna ek olarak New York City, 2016 yılında işlenen 380 nefret suçu ile ülke genelinde en yüksek rakama sahip. Bu durum oldukça endişe verici çünkü New York ülkenin en ilerici olduğu düşünülen eyaletlerden bir tanesi.  

Bir US News[3] haberine göre, beyazlardan çok daha fazla siyahi ana okulu öğrencisi, kreş ile ikinci sınıf arasındaki dönemde üç kat daha fazla siyahi çocuk okuldan uzaklaştırılmış. Siyahi üniversite mezunları ise iş bulmak için beyazlardan iki kat daha fazla çaba harcamak zorunda.

Bir araştırmaya göre “zenci ismi olduğu düşünülen” isimlere sahip kişiler yaptıkları iş başvurularından geri dönüş alabilmek için “beyaz ismi olduğu düşünülen” isimlere sahip insanlara göre yüzde elli oranında daha fazla iş müracaatında bulunmak zorundalar.

Irkçı anlamda bir bölünmenin olduğu gerçek; beyazların yüzde 73’ü ev sahibi iken zencilerin sadece yüzde 43’ü ev sahibi. Beyazlarla (yaklaşık 91,000 dolar) siyahiler (yaklaşık 7,000 dolar) arasındaki uçurum sadece son 25[4] yıl içerisinde üç katına çıktı.

Bir siyahinin trafikte polis tarafından aranma ihtimali beyazlara göre üç kat daha fazlayken bu oran hapise girme ihtimali söz konusu olunca altı katına çıkıyor. Eğer siyahiyseniz, yerel savcıların bir vakayı cinayet suçu kapsamına alma ihtimali daha yüksektir. Jüri seçimi sürecinde yeterli niteliklere sahip siyahi jüri üyeleri genelde kanunsuz bir şekilde geri çevriliyorlar. Bu oran yüzde seksen gibi yüksek bir rakamdır.

Tüm bu endişe verici gelişmeler düşünüldüğünde pek çok Afrika Amerikalının kendilerini başka ülkelerde daha mutlu hissedeceklerini düşünmeleri şaşırtıcı değil. Bu tür ayırımcı yaklaşımlar Amerikan toplumunun geneline tabi ki atfedilemez, ancak bu güzel ülkede böylesine çirkin ve sevgiden uzak bir mantıktan eser kalmaması gerekir.

Başarılı siyahi yıldız ve ikonların oluşturduğu yeni nesil Afrikalı Amerikalılar aradaki mesafeyi azaltma yönünde ilerleme kaydederken sorulması gereken soru şu: yönetim bu çabayı yeteri kadar destekliyor mu?

 

[1] https://www.aljazeera.com/indepth/features/african-americans-moving-africa-180116092736345.html

[2] https://www.nytimes.com/2017/07/08/opinion/sunday/racism-is-everywhere-so-why-not-move-south.html

[3] https://www.usnews.com/news/blogs/at-the-edge/2015/05/06/institutional-racism-is-our-way-of-life

[4] https://www.usnews.com/news/blogs/at-the-edge/2015/05/06/institutional-racism-is-our-way-of-life

Adnan Oktar'ın WTX News'de (İngiltere) yayınlanan makalesi:

https://wtxnews.com/2018/02/21/why-do-african-americans-still-feel-like-outsiders-in-the-usa/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/270982/kendilerini-dislanmis-hisseden-afrikali-amerikalilarhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/270982/kendilerini-dislanmis-hisseden-afrikali-amerikalilarhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/wtx_news_adnan_oktar_why_do_African_Americans_still_feel_like_outsiders_in_the_USA_2.jpgWed, 21 Feb 2018 21:54:06 +0200
Günümüzün salgın hastalığı: Yalnızlık

Günümüz teknolojisi insanların birbirleriyle daha önce hiç olmağı şekilde  bağlantı kurmasına olanak sağlıyor. Kaliforniya’daki bir çiftçi Endonezya’daki bir balıkçı ile arkadaş olurken New York’taki genç bir kız İstanbul’daki yaşıtlarıyla son moda trendleri hakkında fikir alış verişinde bulunabiliyor. Bu görünümüyle dünyamız, yüzyıl önce olduğundan çok daha farklı ve sosyal anlamda aktif bir yer haline geldi.

Tanıdıklarımız artık ailemiz, komşularımız yada iş arkadaşlarımızla sınırlı değil. İnternet çağının sunduğu sonsuz olanaklar ve iletişim herkesi birbirine yaklaştırmış gözüküyor.

Bu nedenle böyle bir ortam içerisinde insanların kendilerini daha yalnız hissettiklerini duymak oldukça şaşırtıcı.

ABD’de bir araştırmaya katılan 2.000 kişinin yüzde 72’si kendisini yalnız hissettiğini, bir çoğu da kendilerinde bu duygunun sık sık oluştuğunu belirtmiş. Ayrıca Yalnızlığı Bitirmek için Birleşik Krallık Kampanyası adlı girişime göre insanların yüzde 52’si yanlarında herhangi bir kişinin varlığından yoksunlar. Dünyanın kalan kısmında da durum farklı değil.

Ne var ki İnternetin sağladığı bu kadar iletişim olasılığı arasında nasıl oluyor da insanlar kendilerini hiç olmadığı kadar yalnız hissediyorlar? Teknolojiye olan bağımlılığımızın her gün daha da arttığı açık, ancak sosyal teknoloji ve sanal iletişim yüz-yüze etkileşimin hiç bir zaman yerini almıyor.  Ne var ki bu durum insanları suni ve daha az getirisi olan iletişim biçimlerine yönelmekten alı koymuyor.

Günümüzde pek çok genç, arkadaşları ile vakit geçirmek yerine bir bilgisayar ekranı karşısında sanal arkadaşlarla birlikte olmayı daha güvenli buluyor. İnsanlar, İnternette binlerce sanal arkadaşı varken yan komşusunu tanımayabiliyor. Aynı şekilde insanların büyük bir bölümü akrabalarını ziyaret etme ihtiyacı duymuyor; bunun yerine  internetteki arkadaşları veya evdeki hayvanlarıyla vakit geçirmeyi tercih ediyor. Ne var ki bu çok tehlikeli bir gidişat. Yapılan araştırmalara göre yalnızlık, ölüm oranını yüzde 26 oranında arttırırken uzun vadeli olduğunda her gün 15 sigara içmekten daha tehlikeli olabiliyor. Sağlık Dairesi Başkanı Dr Vivek Murthy makalesinde yalnızlığın “kardiyavasküler hastalıklar, demans, depresyon ve anksiyete” gibi pek çok hastalık riskini arttırdığını yazıyor. Akıl Sağlığı Derneği kişinin kendisini yalnız hissetmesinin zihnin sağlığını olumsuz şekilde etkilediğini ve depresyona neden olabileceğini öngörüyor.

Bu şaşırtıcı bir durum değil. Bilim insanları sosyal acının fiziksel acı kadar gerçek olabileceğini çünkü fiziksel acı ve yalnızlığın beynin aynı bölgelerini harekete geçirdiğini fark ettiler. Harvard Üniversitesinde yapılan başka bir araştırma yalnızlığın zehir etkisi yaptığını ve insanların izole oldukça mutsuzluklarının arttığını gösteriyor.

Bu acil şekilde çözülmesi gereken bir sorun. İnsanlar yalnız olmak için yaratılmamıştır. Sosyalleşip başkalarıyla iletişime girmesi gerekir. Bu aynı zamanda gençlerin sağlıklı ve uygun şekilde gelişebilmesinin tek yolu. Yalnızlık hastalığına bugün çare aranmazsa sorunun önümüzdeki on yıllarda çok daha ciddi boyutlara varacağı apaçık. Yalnızlık hissiyle büyüyen gençler bir süre sonra bu dünyayı yöneten kişiler olacak. Yalnızlık ve izolasyon nedeniyle gençlerimizin akıl sağlığı ve dengelerinin riske girmesine izin verilmemelidir.

Doğal olarak yalnızlığın yaşlılar üzerindeki etkisi daha büyük. Dünyadaki milyonlarca kişi, aileleri yada toplum tarafından terk edildiği için yalnızlık içinde yaşıyorlar.

Depresyon ve demans genellikle izolasyon ve yalnızlıkla bağlantılı. Çoğu yaşlı kişi toplum ve aileleri kendilerine gerekli ilgi ve sevgiyi göstermedikleri için bu sorunlarla boğuşuyorlar. Ne var ki her sorun için bir çözüm olduğu gibi yalnızlığın da bir çözümü var. Öncelikle egoist ve materyalist fikirlerin sürekli telkininin önlenmesi önemlidir. İnsanların daha özenli, daha fedakar ve ilgili olması teşvik edilmelidir. İlgi gösterme, merhamet ve sevginin sağlık üzerindeki olumlu etkileri anlaşılmalıdır. Halk yalnızlığın insan sağlığı ve toplumun geleceği açısından oluşturduğu tehdit hakkında sosyal kampanyalar aracılığıyla bilinçlendirilmelidir.

Huzur evlerinin üniversite yerleşkelerinde inşa edilmesi genç ve yaşlıların birbirleriyle etkileşim içine girmesini sağlayacaktır. Bu şekilde gençler büyüklerinin paha biçilmez hayat tecrübelerinden faydalanırken büyükler de hayatlarının sonunda yalnızlık tuzağına düşmekten kurtulacak, çevrelerindeki gençlerin varlığıyla yaşam sevinci bulacaklardır.

Günümüzde bu sorunu fazlasıyla yaşayan ülkelerden olan İngiltere çözüm bulmak için  yalnızlık ve izolasyonla mücadele için bir bakanlık kurdu. Theresa May, Spor ve Sivil Toplum Bakanı Tracey Crouch’un her yaş aralığı için yalnızlık sorununa karşı ulusal bir strateji üzerinde çalıştığını duyurdu. Ayrıca bakanlığın yalnızlığı ölçmek için yöntemler geliştireceği ve konuyu çözmek üzere geniş çaplı strateji oluşturacak bir fon kurulacağı bildirildi.

Diğer bir değişle yalnızlık, çözmesi zor olmamakla birlikte kesinlikle kendi haline bırakılmaması gereken bir sorun.

Adnan Oktar'ın New Straits Times'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

https://www.nst.com.my/opinion/columnists/2018/02/337115/loneliness-modern-epidemic

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/270947/gunumuzun-salgin-hastaligi-yalnizlikhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/270947/gunumuzun-salgin-hastaligi-yalnizlikhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/new_straits_times_adnan_oktar_loneliness_is_a_modern_epidemic2.jpgWed, 21 Feb 2018 15:15:21 +0200