GIRIS2.HARUNYAHYA.COMhttp://giris2.harunyahya.comgiris2.harunyahya.com - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 giris2.harunyahya.com 1GIRIS2.HARUNYAHYA.COMhttp://giris2.harunyahya.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Adanın Evrimleştirdiği Kertenkele İddiasıBildiğiniz gibi evrim teorisi değişen ortam ve şartlara göre yeni türlerin ortaya çıktığını iddia eder. İddiaya konu olan böyle bir hayali değişim ve dönüşüm ise yepyeni organ ve sistemlerin vücutta belirmesi ile desteklenmelidir. Hikaye her ne kadar canlılık tarihine aykırı olsa da, fosiller türlerin birbirlerinden yavaş değişimlerle türemediğini, tam aksine birbirlerinden bağlantısız olarak tam ve eksiksiz halleriyle bir anda ortaya çıktıklarını gösterse de, bu masalın savunucuları desteksiz iddialarına devam etmektedirler.

Bu hikayelerden birinde ise, ıssız bir adaya bırakılan kertenkeleler sözde “çarpıcı bir şekilde” evrimleşmişlerdir. Bu iddianın detaylarını inceleyelim.

1971 yılında 5 çift İtalyan duvar kertenkelesi Adriyatik denizindeki bir adadan alınıp ıssız komşu bir adaya (Pod Mrcaru) bırakıldılar. 36 yıl sonra tekrar incelendiklerinde, sayıca tabi ki binlere ulaştıkları, vücutlarının da her bakımdan irileştiği saptandı. Kafaları daha uzun, daha geniş ve yüksektir. Bağırsaklarında ise artık “çekal boğum” vardır. Peki ama evrim iddiasının ihtiyacı olan yepyeni organlar nerededir?

Evrimcilerin bulmayı umduğu yepyeni herhangi bir uzuv ya da organ yoktur. Yalnızca iyi beslenmiş ve böylece 30 nesil boyunca atalarına göre daha besili hale gelmiş duvar kertenkeleleri vardır. Zaten genetik olarak incelendiklerinde de ataları ile aynı oldukları araştırmacıların kendileri tarafından da itiraf edilmektedir.

Peki ya yeni bir yapı olduğu iddia edilen çekal boğum yepyeni bir yapı ya da organ mıdır? Çekal boğum kertenkele cinslerinin %1’inde zaten gözlenebilen bir bağırsak boğumudur. Yepyeni bir organ ya da yapı olarak tanımlanamaz. Yalnızca diyeti bitkilere doğru kaymak zorunda kalan bu kertenkelelerde sessiz kalmış bir genetik özellik aktif hale gelmiştir. Bu durum, genetik biliminde ihtiyaç durumunda kapalı tutulan bir genin zamanı gelince açılması ve çalıştırılması olarak açıklanmaktadır. Günümüzde epi-genetik olarak adlandırılan bu araştırma alanına göre, genotip aynı kalırken fenotip değişebilmektedir. Böylece, canlının DNAsına yeni bir genetik bilgi eklenmeden ya da mutasyonlarla eksilmeden fiziksel veya fizyolojik özellikler değişiklik göstermektedir. Aynı tür içindeki varyasyon yani çeşitlilik potansiyeli de bu çerçevede incelenmesi gereken bir durumdur

Yalnızca dış özelliklere bakarak yapılan evrimci yorumlar genetik bilimi tarafından geçersiz bırakılmaktadır. Evrimci önyargılar bilimi şekillendiremediği gibi, tam da aksine, bizzat bilim tarafından yerle bir edilmektedir.

Kaynak:

http://www.pnas.org/content/105/12/4792

https://www.sciencedaily.com/releases/2008/04/080417112433.htm

https://news.nationalgeographic.com/news/2008/04/080421-lizard-evolution.html

http://www.umass.edu/newsoffice/article/lizards-undergo-rapid-evolution-after-introduction-new-home-says-umass-amherst-researcher

https://www.hominides.com/html/theories/preuve-evolution-lezard.php

 

 

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/276055/adanin-evrimlestirdigi-kertenkele-iddiasihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/276055/adanin-evrimlestirdigi-kertenkele-iddiasiMon, 09 Jul 2018 23:46:55 +0300
Pre-Kambriyen Tavşanı Nerede?Bazı evrimciler prekambriyen devrine ait bir tavşan fosili gösterildiği takdirde evrimin çürütüldüğünü kabul edeceklerini söylerler. Bunun için de yaratılışçıları böyle bir tavşan fosili getirmeye çağırırlar. Peki böyle bir fosilin bulunması mümkün müdür? Bulunması ya da bulunmamasının yaratılış açısından anlamı nedir? Tavşanların prekambriyen devrinde yaşamamış olmaları evrimi kanıtlar mı?

Hayali Prekambriyen Tavşanı

Böyle bir fosil, ilk olarak 19.yy'da tanınmış İngiliz evrimci J.B.S. Haldane tarafından ortaya atılmış bir metafordur. Haldane, kambriyen-öncesi katmanlarda bulunacak bir tavşan fosili keşfinin evrime olan inancını yok etmeye yeteceğini söylemiş, yaratılışçıları prekambriyen devri katmanlarından bir tavşan fosili getirmeye çağırmıştır. Günümüzde Richard Dawkins gibi bazı evrimciler de bu sembol iddiayı tekrar etmektedirler. Evrimcilere göre tavşan gibi, onların deyimiyle “modern” bir canlı sözde “ilkel” canlıların bulunduğu bir devirde bulunamayacaktır. Böyle bir tavşan fosili bulunursa, ilkelden gelişmişe doğru olduğu iddia edilen evrim süreci çürütülecek, evrimciler de evrime olan inançlarından vaz geçeceklerdir.

Yeryüzünün Yaşama Hazırlanışı

Öncelikle fosil bilimi yeryüzünde canlılık tarihine ait milyonlarca yıllık bir süreci açıkça ortaya koymaktadır. Bu süreç 3,6 milyar yıl önce ortaya çıkan ilk canlı organizmalar olan algler (stromatolitler) ile başlar. Günümüzün en ileri laboratuvarlarında bile taklidi mümkün olmayan fotosentez yeteneğine sahip bu canlılar hiç de öyle ilkel değillerdi ve ilk olarak okyanusları oksijenle doldurdular.

Hemen sonrasında deniz canlılarının jeolojik olarak çok kısa bir dönemde, tüm çeşitliliğiyle ortaya çıkışı literatürde “Kambriyen patlaması” diye anılır ve günümüzden 540 milyon yıl öncesine denk gelir. Tarih boyunca bilinen 100 kadar filum, yani birbirinden farklı vücut planı ve yapısı, canlılık tarihinin henüz en başında, hep birlikte bu devirde ortaya çıkmıştır. Günümüzde yaşayan canlı filumlarının sayıca daha az olup, yalnızca 50 kadar filumun kalmış olması, evrime tamamen ters olup, çeşitliliğin hiç de öyle ilkelden gelişmişe doğru bir süreç izlemediğinin çok açık bir göstergesidir.

Karadaki kompleks bitkisel yaşam ise, son verilere ve analizlere göre Kambriyen dönemi ile birlikte yine 500 milyon yıl kadar önce başlamıştır.[1] Atmosferimizin yaşanabilir hale gelmesi, oksijenle dolmasıyla sağlanmış, algler başta olmak üzere kara bitkilerinin yaptığı fotosentez sayesinde mümkün olmuştur.

Kara canlıları ise, mevcut fosil kayıtlarına göre daha sonra ortaya çıkarlar. Her ne kadar bu bir sıra gibi görünse de, önce yaşama elverişli ortamın oluşması gerektiği bir zorunluluktur. Solunabilir bir atmosfer olmadan canlılar tabi ki karada hayat bulamazlardı.

Verilere göre, Kambriyen dönemi kara canlılarının yaşayabilecekleri atmosferin hazırlanmakta olduğu bir dönemdir. Atmosferimizin solunabilir hale getirildiği dönem olan kambriyen döneminde veya öncesinde kara memelilerinin yeryüzünde hayat bulamayacakları ise çok açıktır. Yaşayacağı şartlar henüz hazır olmadığı içindir ki, tavşan gibi bir kara memelisinin bu devirde fosiline rastlamak mümkün olmaz.

Kompleks Canlılar Tarihin En Başında Vardı

Evrimcilerin buradaki asıl iddialarının üzerinde durmamız şarttır. Bu iddia, ilkelden gelişmişe doğru bir sürecin yaşandığı ön-kabulüdür ki, zaten Kambriyen dönemi canlılarıyla çürümüştür.

Kambriyen canlılarından olan trilobit bile çift mercekli binlerce gözüyle, günümüz canlılarından daha kompleks bir göz yapısına sahiptir. Pek çok canlıya ait sindirim, dolaşım ve solungaç gibi kompleks sitemler ortaya çıktıkları daha bu ilk devirde zaten en kompleks, en gelişmiş halleriyle mevcutturlar.

Canlılar Değişmedi ve Dönüşmedi

Fosil kayıtlarına girmiş, tarihlendirilmiş ve sınıflandırılmış 800 milyona yakın canlı fosili simetrik tam vücut yapıları ve eksiksiz uzuvları ile ilk ortaya çıktıkları halleri nasıl ise tarih boyunca hep aynı şekilde kalırlar.

Fosil kayıtlarında, canlı türleri herhangi bir değişime ya da dönüşüme uğramadan, milyonlarca yıl geçse de hep sabittirler. Bu yüzdendir ki, türlerin var olma süreçlerindeki böyle bir değişmezlik paleontolojide “durağanlık” (stasis) olarak tanımlanır. Amerikalı paleontolog ve bilim tarihçisi Stephen Jay Gould bir evrimci olmasına rağmen, fosil kayıtlarının en belirgin iki özelliğini şöyle tarif eder:

“Fosilleşmiş türlerin çoğunun tarihi, kademeli evrimle çelişen iki farklı özellik ortaya koymaktadır:

1) Durağanlık: Çoğu tür, dünya üzerinde var olduğu süre boyunca hiçbir yönsel değişim göstermez. Fosil kayıtlarında ilk ortaya çıktıkları andaki yapıları ne ise, kayıtlardan yok oldukları andaki yapıları da aynıdır. Morfolojik (şekilsel) değişim genellikle sınırlıdır ve belirli bir yönü yoktur.

2) Aniden ortaya çıkış: Herhangi bir lokal bölgede, bir tür, atalarından kademeli farklılaşmalara uğrayarak aşama aşama ortaya çıkmaz; bir anda ve "tamamen şekillenmiş" olarak belirir.”[2]

Görüldüğü gibi, canlı türlerinin tarih sahnesinde bir anda ortaya çıkmaları ve hep sabit kalmaları hayali evrim sürecinin yaşanmadığını şüphe bırakmayacak şekilde kanıtlamaktadır. 

Sonuç

Evrimciler, hayali örnekler yerine, ilk canlının bir yaratıcı güç olmaksızın nasıl ortaya çıkabileceğini göstermek zorundadırlar. Bu temel konuya girmek yerine, tartışmalarda kendi kendilerini çürüten örnekler vererek kendi inanç sistemlerini geçersiz kılmaktadırlar. Evrimciler de çok iyi bilmektedirler ki, bir protein tek başına meydana gelemez, kompleks bir hücre kendi kendine oluşamaz. Canlılık her düzeyde oldukça kompleks bir organizasyona sahiptir ve her şeyi bilen, üstün akıl sahibi, sonsuz yaratıcı güç olan Allah’ın yaratmasının eseridir.


[1] Timescale of early land plant evolution, Morris et al, Proceedings of the National Academy of Sciences Feb 2018, 201719588; DOI:10.1073/pnas.1719588115

[2] S. J. Gould,"Evolution's Erratic Pace", Natural History, vol. 86, May 1977

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275872/pre-kambriyen-tavsani-neredehttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275872/pre-kambriyen-tavsani-neredeSun, 08 Jul 2018 16:34:58 +0300
Türkiye'nin seçimi

Türkiye 24 Haziranda sandık başına giderek hem Cumhurbaşkanını hem de yasama görevini yerine getirecek parlamenterleri seçti. Bu seçim ile Türkiye artık cumhurbaşkanlığı sistemi ile yönetilecek. Başbakanlık makamı olmayacak; yürütmenin başı Cumhurbaşkanı olacak. Yeni sistemde yasama ile yürütme daha kesin bir biçimde ayrılacak; hükümet icraat yapacak, meclis kanun yapacak ve hükümeti denetleyecek. Cumhurbaşkanın görevini iyi icra edebilmesi için parlamento ile uyumlu çalışması gerekecek.

Cumhurbaşkanı en fazla 2 dönem görev yapabilecek. Cumhurbaşkanının oluşturduğu kabinedeki bakanlar ise parlamenterler olmayacak. Yeni sistemde parlamentonun kararı ile cumhurbaşkanın yargılanması mümkün olacak.

Yeni sistem, istikrarlı kesintisiz 5 yıl süren bir yönetimin sağlanması, disiplin mahkemeleri haricinde askeri yargının kaldırılması, halkın temsil gücünün arttırılması, uzlaşma kültürünün gelişmesi gibi beklentileri karşılanması amacıyla tasarlandı.

Seçimi AK Parti ile Milliyetçi Hareket Partisi MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı kazandı. Sayın Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmak için aldığı %52 oyun en az % 10’u MHP tabanından geldi. Bu durum, yetkileri genişlese de, Cumhurbaşkanına yönelik "tek adamlık" iddiasının geçerliliğinin kalmadığını gösteriyor. Çünkü AK Parti, bu aşamadan sonra politikalarında MHP’nin de olurunu almak durumunda kalacak. Bu durum MHP’yi parlamentoda önemli bir konuma getirmiş durumda.

AK Parti MHP birlikteliği, terör örgütü PKK’ya karşı mücadeleyi güçlendirmesi ve çeşitli terör örgütlerine ve Türkiye'ye yönelik bazı sinsi projelere yönelik güçlü bir politikanın hayata geçirilmesi anlamına geliyor. Bu birliktelik özellikle Ortadoğu'nun küçük parçalara ayrılarak tümüyle sömürülen toprak parçalarından ibaret kalması anlamına gelecek olan Büyük Ortadoğu Projesi'nin uygulamaya geçirilmesini önleyecektir. Bilindiği gibi Irak ve Suriye'de uygulanan ve Ortadoğu halklarını gitgide parçalayan politika resmi olarak yürürlüğe sokulmuş durumdadır. 2013 yılında New York Times'da yayınlanan yeni Ortadoğu haritası 5 ülkenin bölünerek 14 devlet haline geleceğini göstermiştir. Bu, daha önce defalarca çizilen ve yürürlüğe konan sayısız parçalanmış Ortadoğu haritalarından biridir. Hedefte, istikrarsız, paramparça ve halkları bölünmüş Ortadoğu meydana getirmek, korku, şiddet, silah ve isyanlarla halk üzerinde korku yaymak ve Ortadoğu'nun tüm ülkelerini yeni birer Suriye haline getirerek Ortadoğu'ya el koymak vardır. Bunun için öncelikle bölgenin kilit ve güçlü ülkelerinin bölgenin sağlam dayanağı olmaktan çıkarılması hedeflenmektedir. Bu ülkelerin başında ise Türkiye vardır.

İşte bu nedenle Büyük Ortadoğu Projesinin mimarları, öncelikle Türkiye'nin güçsüz ve bağımlı hale gelebilmesi hedefine odaklanmışlardır. Bunun için Gezi Protestoları gibi isyanlar veya 15 Temmuz darbe girişimi gibi hainlikler devreye sokulmuştur. Bunlar başarısız olunca kredi derecelendirme kuruluşları hemen devreye girmiş, dolar artışını bahane ederek Türkiye'yi "yatırım yapılamaz" konuma getirmeye çalışmıştır. Plana göre bu şekilde ekonomi batmış gibi gösterilecek ve seçimler, Ak Parti'nin yenilgisiyle sonuçlanacaktır.

İşte bu planlar sürerken Türkiye'nin güçlü iktidarının devam etmesi, sandıklardan parçalanmış bir Ortadoğu hayal edenlerin bekledikleri sonucun çıkmaması çok önemliydi. Türk halkı, 24 Haziran günü, bu projeleri yürütenlere cevabı vermiştir. Türkiye'deki güçlü iktidar, Ortadoğu üzerinde hak iddia edenlerin bir geçiş yolu bulamayacaklarını kendilerine göstermiştir. Bu aşamada Türkiye'nin Rusya ve Çin ittifakları, doğuda geniş ittifaklar kurması, bu gücü perçinlemektedir. Bu güçten rahatsız olan, çeşitli ülkelerdeki renkli devrimlerin mimarı George Soros, Türkiye'nin istikrarını ve kurduğu bu ittifakları bir "tehdit" olarak görmekte ve BM  ve AB'yi buna karşı "göreve" çağırmaktadır. Hatırlanacağı gibi Soros'un ismi, illegal renkli devrimlerle "hükümetleri devirmektir".

Türkiye'de bu proje zaten 15 Temmuz'da başarılamamıştır. Bundan sonra ise Türkiye'nin, hatta tüm Ortadoğu'nun eli daha güçlüdür. Şu anda Türkiye'de iktidar olmuş olan Cumhur İttifakı, Türkiye'ye yönelik tehlikeleri iyi bilen ve bu tehlikeler ışığında şekil almış bir ittifaktır. Hatırlanacağı gibi, bu ittifakın ilk olarak şekillenmesine vesile olan 15 Temmuz darbe girişimiydi. İki parti, bir araya gelerek bu tip tehlikeleri birlikte bertaraf edeceklerinin mesajını vermişlerdir.

AK Parti ile MHP birlikteliği bundan sonra da önemli kazançlara vesile olacaktır. Türkiye'de gençler içinde MHP, büyük bir oy potansiyeline sahiptir. Özellikle PKK’dan gelen büyük tehdidin ortadan kaldırılması durumunda halkın hem MHP’ye hem de AK Parti’ye olan güveni daha da artacaktır.

Seçim sonuçlarının elbette başka gösterdiği önemli uyarılar da var.  Sonuçlara bakıldığında AK Parti’nin Türkiye’nin sahil bölgelerinde ve kuzey batıda  aradığı büyük desteği hala bulamadığı göze çarpıyor. Bunun için Ak Parti’nin bu bölgelerden kendine yönelen şiddetli muhalefetin nedenleri iyi analiz edilmesi, buradaki vatandaşların kaygılarının ve tedirginliklerinin kaynağını tespit etmesi büyük önem taşımaktadır. Sahil kesimlerindeki halk, özgürlüklerinin kısıtlanacağı kaygısını hala taşımakta, kalite konusunda endişeler yaşamaktadır. Hükümet için belki de üzerine gidilmesi ve önemle telafi edilmesi gereken ilk konu bu olmalıdır.

AK Parti, oldukça başarılı kalkınma projeleri gerçekleştirmiş, Türkiye'yi 15 yıl içinde gerçek anlamda büyük gelişmelerle buluşturmuştur. Bu atılımlara sanat, estetik ve kaliteye önem veren politikaların eşlik etmesi güzel olacak, halkın duyduğu ihtiyacı karşılayacaktır.

Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan'ın elde ettiği zaferin hemen ardından sarf ettiği şu sözler oldukça önemlidir: "Bu ülkede hiç kimsenin kökeninden, inancından, kıyafetinden, hayat biçiminden veya başka herhangi bir farklılığından dolayı horlanmasına, haklarının kısıtlanmasına, özgürlük alanının daraltılmasına asla izin vermeyeceğiz." Bu vaadin hayata geçmesi, Türkiye'de önemli değişimlerin önünü açacaktır.

Unutulmamalıdır ki; sağlıklı bir ülke, iktidarın güçlü olduğu ve kadınlar ve gençlerin alabildiğince özgür bir şekilde toplum içindeki yerlerini aldıklarında mümkün olabilir. Bunun için, özellikle bağnazlığın en büyük mağdurlarından olan kadınlara layık oldukları değerin verilmesi, onların hak ve özgürlüklerinin korunması, sosyal yaşamda ve siyasette tüm toplum ile eşit konuma getirilmeleri hayati önem taşımaktadır. Yeni dönemin bu güzel değişimleri getirmesi ve Türkiye ve Ortadoğu için hayırlı olması dileğiyle.

Adnan Oktar'ın The Jakarta Post'ta (Endonezya) yayınlanan makalesi:

http://www.thejakartapost.com/news/2018/07/04/turkey-s-choice-strong-country-leadership.html

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275611/turkiyenin-secimihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275611/turkiyenin-secimiWed, 04 Jul 2018 15:48:15 +0300
Güney Kafkasya’da Barışa Açılan Kapı

Ermenistan son bir ayda yoğun sokak gösterilerine sahne oldu. Yoğun baskılar sonucunda muhalefet lideri Nikol Pashinyan Parlamento tarafından yeni başbakan seçildi ve hemen ardından yemin ederek göreve başladı.

Dünyanın gözü yeni liderin bölgedeki gerilim konularındaki stratejisine kitlendi. İlk gelen haberler Kafkasya bölgesinde yeni bir normalleşme döneminin başladığını işaret ediyor. Yeni başbakan, ilişkileri ön koşulsuz normalleştirmeyi talep ederek gerek Azerbaycan gerekse de Türkiye’ye bazı ılımlı mesajlar gönderdi. Bu, sürekli çatışma ve savaşlar ile anılan dünyanın en karışık bölgesinde barış için yeni bir model olabileceğini gösteren önemli bir gelişmeydi.

Bugün Türkiye ve Azerbaycan’ın Ermenistan’a açılan sınır kapıları kapalı ve Ermenistan’la siyasi ve ticari ilişkiler yok denecek bir seviyede. Oysa Türkler ve Ermeniler Anadolu topraklarının en eski halklarındandır. Türklerin, 1018’de Çağrı Bey’in Anadolu’ya ilk seferi ile başlayan ve 1000 yıldır suren Ermenilerle ortak yaşama tecrübesi mevcuttur. Bu süre içinde birlikte ticaret yapmış, evlenerek akraba olmuş, ortak bir medeniyet kurmuşlardır. Ermeniler Türklerle birlikte askerlik yapmış, Ermeni doktorlar Türk halkının hastalıklarına şifalar sunmuşlar, içinde yaşadıkları devletin maliyesini birlikte düzenlemişlerdir. Anadolu’da İstanbul’da Müslümanların ibadet ettiği pek çok camide Ermeni mimarların imzası mevcuttur. Osmanlı Hanedanı’nın ikametgahı olan Dolmabahçe Sarayı’nın mimarlarının Ermeni olması iki halk arasında ilişkinin ne kadar içli dışlı olduğunun en belirgin örneklerindendir.

20. yüzyıl başlarında ve özellikle 1. Dünya savaşı döneminde eski dostların arası açılmış ve Anadolu’da karşılıklı birçok kayıpların verildiği bir dizi istenmeyen olay yaşanmıştır. Bugün geçmişe bakarak Ermeniler kendi kayıplarını, Türkler ise kendi kayıplarını dile getirmektedirler. Oysa gerçekte verilen kayıpların tümü Osmanlı tebaasıdır. O dönemde, Ermeniler de Türkler de tek bir devletin himayesinde yaşayan kardeşlerdir. Bu noktada, kardeşlerin arasını açan, bundan nemalanan ve bundan hala çıkar elde ettiği için konuyu sürekli gündemde tutmaya çabalayan kesimleri sorumlu tutmak gerekmektedir.

Yüzyıllardır bir arada kardeşçe yaşamayı başarmış olan bu iki millet, 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmak isteyen devletlerin fitnesine kapılmıştır. Sonuçta Ermeni olsun Türk olsun, çoğu kadın ve çocuk olan binlerce masum Osmanlı vatandaşı can vermiştir. Olan, bu değerli medeniyetin, kardeşlik bağlarıyla bağlı iki değerli milletine olmuştur.

Bugün artık aklı selimin provokatörlere karşı galip gelme zamanıdır. Ermeni diasporası yanlış yönlendirmelerin etkisinden çıkmalıdır. Tarihte yaşananlar tarihe bırakılmalı, birlikte geleceğe yönelik kalkınma planları geliştirilmelidir. İki milleti, geçmişi oldukça eskiye uzanan bir dostluğun üzerinde yükselecek aydınlık bir gelecek beklemektedir. Artık Ermeni ve Türk halklarının barışması dönemi gelmiştir.

Ticari çıkarlar, ablukaların kalkması veya uluslararası baskıları hafifletmek gayesi ile yapılan barış girişimleri ilk çıkar çatışmasında akamete uğramaktadır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Dostluklar çıkarlara değil samimiyete dayanınca ticaret de, siyasi işbirliği de doğal olarak kendiliğinden filizlenecek ve hızla gelişecektir. Türkiye de, Ermenistan da artık birileri istemiyor diye barıştan kaçınmaktan vazgeçmelidir . 

Son dönemde Ermenistan’da büyük bir siyasi dönüşüm yaşanmaktadır. Gösteri ve protestolarla dolu bir dizi gelişmeden sonra muhalefet lideri Nikol Pashinyan Parlamentodaki oylama sonrasında Ermenistan’ın Başbakanı seçilmiştir. Bu sürecin iç çatışmaya dönüşmeden barışçıl şekilde ilerlemesinden dolayı Ermeni halkını ve liderlerini kutlamak gerekir.

Pashinyan şu anda halkın büyük desteğine sahiptir. Türkiye ve Azerbaycan politikalarında popülist bir yaklaşım yerine devlet adamı gibi hareket etmektedir. İlk mesajlarında her iki ülkeye zeytin dalı uzatmış ve yıllardır süregelen gerilimi ortadan kaldırmak için  ilk adımları atmıştır.

Rusya bu konuda çok değerli bir tutum sergilemiş ve gerilimli bölgede huzur ve sükûneti tesis edecek bir barış ortamını desteklemiştir. Çünkü Ermenistan ve Türkiye arasındaki ilişkilerin iyileşmesi, Rusya’nın Güney Kafkasya bölgesinde güvenliği sağlamaya yönelik genel politikası ile uyuşmaktadır. Dahası Rusya, Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye ile iyi ilişkilerde bulunan bir taraf olarak, gerçekten bu bölgede istikrara kavuşmaya yardım edebilir. Rusya, Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan hatta İran’ı bir masa etrafında toplayarak Güney Kafkasya’da barışa açılacak kapının anahtarı olabilir. Bunun için Rusya, Güney Kafkasya’da istikrarı sağlama adına  hem Azerbaycan ve Türkiye’yi teşvik edebilir, hem de Ermenistan’ı cesaretlendirebilir.

Pashinyan, Azerbaycan ile çatışma konusu olan Dağlık Karabağ bölgesinin geleceği hakkında masaya oturmaya hazır olduğunu belirtmiş ve Azerbaycan’ı masaya davet etmiştir.  Bu çağrısına ek olarak Türkiye ile ilişkileri normalleştirme sürecini başlatmak istediğini de bildirmiştir. Hatta daha önceki Ermeni liderlerin aksine hiçbir ön koşul sürmeyeceğini de özellikle söylemiştir.

Bu tutum Kafkaslar’da uzun zamandır beklenen güzel gelişmenin başlangıcı olabilir. Türkiye ve Azerbaycan bu fırsatı iyi değerlendirmelidir. Öte yandan Ermenistan, bölgede giderek etkisi ve gücü artan Türkiye ile işbirliğinin Ermenilerin lehine olduğunu artık fark etmelidir. Dostluk ve barış artık sadece diplomatik sözlerde kalmamalı, iki millet arasındaki duyulan husumet bir daha geri dönmemek üzere arkada bırakılmalıdır. Sevginin gücünün üstün olduğu gösterilebilmelidir.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader (Hindistan) ve GIDSS'de (Amerika) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/07/02/the-door-to-peace-in-south-caucasus/

http://gidss.com/content/door-peace-south-caucasus

https://newsrescue.one/the-door-to-peace-in-south-caucasus/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275552/guney-kafkasyada-barisa-acilan-kapihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275552/guney-kafkasyada-barisa-acilan-kapiMon, 02 Jul 2018 21:59:28 +0300
Türkiye’deki Seçimler Neyi Etkileyecek?

Türkiye’de 24 Haziranda yapılacak seçimlerin harareti yaşanıyor. Bu seçimleri müteakiben yeni bir siyasal sistem yürürlüğe girecek. Cumhurbaşkanlığı sistemi adı verilen bu düzende koalisyonlara yer verilmiyor. Türkiye 2002 öncesi uzun yıllar süren koalisyonlar dönemi yaşamış ve bu dönemde pek çok ekonomik ve siyasi krizin içine girmişti. Yeni sistem bu durumu ortadan kaldırma iddiası ile oluşturuldu. Türkiye’deki bir kriz noktası da cumhurbaşkanın seçimi idi. Bu makamın sembolik olduğu dönemlerde bile ülke büyük gerilimler yaşamaktaydı. Halkın cumhurbaşkanını seçerek bu gerilimlerin de önüne geçilmesi hedefleniyor.

Yeni sistemde başbakanlık makamı da yok. Kabine cumhurbaşkanı kuruyor. Yardımcılarını ve bakanları cumhurbaşkanı seçecek. Bakanların aynı zamanda parlamento üyesi olamayacakları nedeniyle bakanlar dışarıdan seçilecekler ya da milletvekilliklerinden istifa ettikleri takdirde bakan olabilecekler.

Seçimler sonucunda cumhurbaşkanı ile parlamentodaki çoğunluğun farklı partilerden olma ihtimali var. Böyle bir durumda muhalefet parlamentoyu kilitleyip yeni bir krizi tetikleyebilir. Ancak sistemde bunu aşmanın yolları da mevcut. Cumhurbaşkanı ile parlamento görüş ayrılığına düşerek uyum içinde çalışamaz duruma gelirse, hem parlamento hem de cumhurbaşkanı erken seçim kararı alma hakkına sahip. Olası bir erken seçim kararı durumunda parlamento seçimi ile başkanın seçimi aynı anda birlikte yapılarak çatışma halkın iradesiyle çözüme bağlanacak. Ancak böyle bir durumda Cumhurbaşkanı en fazla iki kere seçilmiş olma hakkından birini kullanmış sayılacak.

Yeni sistem ile çoğulcu bir demokrasi modeli getirilmesi ön görülüyor. Bu sistemde getirilecek mekanizmalar ile kişisel bir diktatörlüğün oluşmasının önüne geçiliyor. Cumhurbaşkanlığı sisteminde diktatörlüğün tam tersi olarak kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı, görev süresine sınır getirilmiş, cezai sorumluluğu bulunan cumhurbaşkanı modeli bulunuyor. 

Bu seçimlerin tek özelliği yeni bir siyasal sistem getirmesi değil. Seçim sisteminde de önemli değişiklikler oldu. Bunlardan en önemlisi partilerin seçimlerden önce bir araya gelmesini ön gören ittifak sisteminin kurulabilmesi. Aralarında bazı farklar olsa da dünyanın pek çok ülkesinde öteden beri olan bir sistem bu. Ancak Türkiye için yeni. Bu seçim sistemi ile ittifaka dahil olan küçük partilerin mecliste temsili mümkün. Bu önemli çünkü Türkiye’de % 10 olan seçim barajı nedeni ile halkının iradesinin meclise tam olarak yansımadığına dair eleştiriler yapılıyordu. Ancak seçim sonucunda % 9 oy alan bir parti eğer bir ittifaka dahil olmamışsa yine parlamentoda temsil imkanı bulamayacak. 

Şu an seçime giren Halkın Demokrasi Partisi HDP’nin böyle bir duruma düşmesi muhtemel. Seçim öncesi yapılan tahminlerde en çok tartışılan konulardan birisi bu. Çünkü HDP’nin barajı aşamaması durumunda iktidar partisinin fazladan 30 kadar milletvekili çıkarması söz konusu olacak. Muhalefet partileri, özellikle ana muhalefet partisi CHP bu nedenle HDP’nin Güneydoğu’daki etkisinin devamından yana bir tavır sergiliyor. HDP de, seçimlerin ikinci tura kalması durumunda CHP’nin adayını destekleyeceğini söylüyor. Ancak bu kuşkusuz Türkiye için oldukça riskli bir durum. Çünkü HDP, terör örgütü PKK tarafından desteklenen bir parti. Böyle bir partinin Meclis'te temsil edilmesi, pek çok açılardan tehlike teşkil ediyor.

Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) neredeyse 16 yıldır kesintisiz bir şekilde iktidarda ve seçim propagandasını bu süre zarfında gerçekleştirdiği projelere  dayandırıyor. İstanbul’da Boğaziçi’nde yapılan 3. Köprü, devasa büyüklükteki şehir hastaneleri, Asya’yı Avrupa’ya denizaltından bağlayan tüp geçitler, dünyanım en büyük havalimanı, ülkede yaygınlaşan yüksek hızlı tren hatları, hemen her şehrin kullanım imkanına kavuştuğu havalimanları, Çanakkale Boğazı üzerinde inşa edilmekte olan köprü, binlerce kilometre uzunluğunda yeni otobanlar ve bunları birbirine bağlayan tüneller, uygulamaya giren Kanal İstanbul projesi, yeni kurulan tersaneler, uzaya gönderilen yeni uydular ve giderek yerlilik oranı büyüyen savunma sanayi iktidar partisinin bu seçimlerdeki en büyük kozları. Ayrıca 15 Temmuz’da darbe girişiminin arkasındaki FETÖ ve bölücü terör örgütü PKK ile mücadelenin kesin sonuç alınıncaya kadar devam ettirileceği de iktidar partisinin vaatleri arasında. Bununla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan seçim sonrasında ülkede hala uygulanmakta olan olağanüstü halin kalkacağını da açıkladı.

Muhalefet ise AK Parti’nin yaptığı büyük projelerin bir kısmının gereksiz hatta israf olduğunu iddia ediyor. Seçimi kazandıkları takdirde bunları ya durduracaklarını ya da yıkacaklarını söylüyorlar. Bunlar içinde CHP adayı Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın kullanılmayacağı vaadi dikkat çekiyor. Muhalefet seçimlerle yürürlüğe girecek yeni sistemi de onaylamıyor ve parlamenter sisteme dönülmesini istiyor.

Bunların yanında muhalefet AK Parti’nin en çok eleştirildiği hususlara; özgürlükler ve temel haklara odaklanmış durumda. Hakim ve Savcılar Kurulu yeniden yapılandırılması, olağanüstü halin kaldırılması da bu kapsamda değerlendirilebilecek vaatler arasında. Başta CHP olmak üzere muhalefet partileri kamu kurumlarının özelleştirilmesine karşı çıkıyor ve ülkedeki gelir dağılımını daha dengeli hale getirecek tedbirler alacağını söylüyor.

Seçimleri muhalefetin kazanması durumunda Türkiye’nin dış politikasında da radikal değişiklikler olması söz konusu. Ülkedeki 3.5 milyon Suriyeli göçmenin geri gönderilmesi vaadi bu değişikliğin temelini oluşturuyor. Nitekim Suriye’de gerçekleştirilen Afrin ve Zeytin Dalı operasyonlarına mesafeli yaklaşılmıştı. Bu sebeplerden dolayı, ana muhalefetin kazanması ihtimali, Türkiye'de çoğunluk tarafından hoş karşılanmıyor.

24 Haziran seçimlerinde 56 milyon kişi oy kullanacak. Türkiye, bazı sıkıntıları olsa da, bölgenin en önemli demokrasisi komunda. Sonucu ne olursa olsun seçim sonrası güçlü bir Türkiye’nin olması herkesin lehine. Demokrasisi ve ekonomisi zayıflamış bir Türkiye krizler iç savaşlarla boğuşan Ortadoğu’da hissedilen sıkıntıların daha da büyümesine yol açacaktır. İşte bu nedenle, bu seçimlerden güçlü bir Türkiye'nin çıkması şarttır. Ümidimiz ve duamız bu yöndedir.

Adnan Oktar'ın Daily Pioneer (Hindistan) ve Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://www.dailypioneer.com/sunday-edition/agenda/opinion/future-of-turkish-democracy-at-stake.html

https://kashmirreader.com/2018/06/25/what-are-the-implications-of-turkeys-elections/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275366/turkiyedeki-secimler-neyi-etkileyecekhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275366/turkiyedeki-secimler-neyi-etkileyecekThu, 28 Jun 2018 12:51:33 +0300
"Türkiye’nin seçimi" yalnızca Türkiye’nin değil

Türkiye 24 Haziran'da önemli bir seçime hazırlanıyor. Türk halkı kendisini 5 yıl boyunca yönetecek yeni cumhurbaşkanını seçecek ve 600 kişilik yeni parlamentosu için adayları oylayacak.

Parlamento seçimlerinde oy oranları tam olarak kesin olmasa da Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Ak Partisi ile milliyetçi MHP’nin oluşturduğu Cumhur ittifakının mecliste çoğunluğu sağlayacağı tahmin ediliyor. Benzer bir sonuç Cumhurbaşkanı seçimlerinde de bekleniyor. Türk seçim sistemi adayların ilk turda seçilmesi için en az %50 oy almasını şart koşuyor. Sayın Erdoğan ise anketlere göre %50-54 arasında bir oy potansiyeline sahip. Seçim öncesi son dönemde yaşanacaklar seçimin kesin sonucunu belirleyecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK parti son 15 senedir girdiği 12 seçimden zaferle çıktılar. Bu seçimlere 5 genel seçim 3 yerel seçim 3 referandum ve 1 de cumhurbaşkanlığı seçimi dahil. Bu başarının altında Türk halkının Sayın Erdoğan’ın şahsında bir birlik oluşturması yatıyor. Gerçekten de Sayın Erdoğan 1994 yılında İstanbul Belediye Başkanı seçildiği seçimlerde yaklaşık 2 milyon oy almıştı. En son referandum da aldığı oy sayısı 26 milyona ulaştı. Her seçimde yeni seçmenler etrafında kenetlendi ve görünen o ki artık sadık bir seçmen kitlesine sahip. Zaten bu kitlenin büyük bir çoğunluğu Erdoğan’a ve temsil ettiği değerlere olan bağlılığını 15 Temmuz darbe girişimi gecesi sokaklarda darbeye karşı direnerek de göstermişti.  

Bu seçim öncekilerden farklı olarak Erdoğan ve Erdoğan karşıtlarının mücadelesi olarak geçecek. Muhalefet adayları kampanyalarında kendi projelerinden bahsetmek yerine Erdoğan karşıtlığını öne çıkarmaktalar. Örneğin ekonomi alanında Sayın Erdoğan'ın 2023 hedeflerini ve bu hedeflere ulaştıracak projelerini anlatırken diğer adaylar bu projeleri nasıl engelleyeceklerini anlatıyorlar. Bu yönüyle 24 Haziran seçimleri tarihin en ilginç seçimlerinden biri olmaya aday.

24 Haziran seçimleri Türkiye’nin seçimleri gibi gözükse de bölgede ve dünyada önemli bir etkisi olacağı da bir gerçek. Son dönemde kurulan Türkiye-İran-Rusya ittifakında özellikle Putin-Erdoğan-Ruhani şahsi dostluğu rol oynamıştı. Ayrıca Katar Emiri de Erdoğan’la şahsi dostluğu sayesinde bu ittifaktan çok destek görmüştü. Batı'daki ana akım medyaya bakıldığında, seçim öncesi Sayın Erdoğan karşıtı bir tutum sergilenmesinin en önemle sebeplerinden biri de bu gözüküyor. Geçmişten beri bu ittifaka karşı olmuş olan İngiliz derin devleti, bu sefer de tüm propaganda yöntemlerini ve medya desteğini kullanarak Türkiye'deki seçimi etkileyeceğine inanıyor. 24 Haziran sonrasında Erdoğansız bir Türkiye oluşması durumunda Ortadoğu’da bir denge unsuru haline gelen bu ittifakın güçsüzleşeceğini ve kontrolün yeniden kendi elinde olacağını umuyor.

Gerçekten de eğer böyle bir oyun oynanır ve Sayın Erdoğan'ın liderliği tehlikeye düşerse, bölgede geçmişten beri amaçlanan bölme planı uygulamaya geçebilecektir. Her ne kadar Türkiye'de ana muhalefet partisi de Türkiye'nin bölünmesi fikrine daima canla başla karşı gelmişse de, ortam bölme planları yapanlar için buna çok müsait bir görünüm alacaktır. Sayın Erdoğan'ın tehlikeyi fark etmesi ve milli birliğin üzerinde durması ve Rusya-Türkiye-İran ittifakına verdiği önem, yeni liderler tarafından muhtemelen tam anlaşılamayacak veya yeni liderler bunun tersini yapmaya zorlanacak ve Türkiye, kolaylıkla Batıya gebe günlerine geri dönebilecektir. Bu, kısa zaman içinde Türkiye'nin bölünmesini de hızlandırabilecek ve Türkiye'nin bölünmesi, Ortadoğu'nun da parçalara ayrılmasını beraberinde getirecektir. İşte bir kısım derin odaklar için Türkiye'deki seçimler bu nedenle bu kadar önemlidir. Söz konusu odaklar, tüm gücüyle Sayın Erdoğan'a pusu kurmakta, Türk halkı da var gücüyle Sayın Erdoğan'a sahip çıkmaktadır. Dış tehlikenin bu derece büyüdüğü bir zamanda bu sahip çıkma hissiyatının daha fazla güçlenmesi gerekmektedir.

Hatırlanacağı gibi bu tür oyunlar daha önce Rusya'ya yönelik de oynanmış fakat Sayın Putin'in sağlam duruşu nedeniyle bu planlar karşılıksız kalmıştır. Ortadoğu'nun parçalanmasına yönelik kirli projeler, ancak Ortadoğu ve Kafkaslarda ittifaka önem veren sağlam liderler tarafından ortadan kaldırılabilir.

Bu seçimler de Erdoğan ile MHP lideri Bahçeli önemli bir seçim ittifakı gerçekleştirdiler. Her iki lider, Türk halkının büyük bir çoğunluğu gibi, Türkiye’nin saldırı altında olduğunu düşünüyorlar. 17-25 Aralık hukuk darbesini, 15 Temmuz askeri darbe girişimini, Irak ve Suriye’de varlığı devam eden terör odaklarını Türkiye üzerindeki savaş planının bir parçası olarak görüyorlar. Bu nedenle cumhur ittifakı, seçmenleri birbirlerine sıkı sıkıya kenetlenmiş durumda. Son dönemde yaşanan döviz ve faiz artışlarını da bu saldırının ekonomik ayağı olarak görmekteler. Bu tip zamanlarda İngiliz derin devletinin daima ekonomi kartını oynadığını ve Türkiye'yi "yatırım yapılamaz" şekilde lanse eden kredi derecelendirme kuruluşlarının bu amaçla ortaya çıktıklarını gayet iyi biliyorlar. Bu geçmişten beri oynanan aynı oyun. Bunu Türk halkı da çok iyi bildiği için, ekonomideki bu kasıtlı garipleşmenin seçime etki etmesi pek beklenmiyor.

24 Haziran seçimleri ülke içi dinamikleri içinde çok büyük önem sağlıyor. Bu seçimle ilk defa seçme ve seçilme yaşı 18’e indi. Türkiye çok genç bir nüfusu sahip; yaş ortalaması 28. Bu nedenle gençler geleceğe oy vermek istiyorlar. 24 Haziran seçimlerinde oy kullanacak kişi sayısı ise 56 milyon. Türkiye bölgenin en önemli demokrasisi konumunda. Unutulmamalı ki, güçlü Türkiye bölgedeki herkesin lehine. Türk Devleti ve Sayın Erdoğan adaletli ve bencil olmayan politikalar izleyeceğini son dönemde çok güzel gösterdi. Önümüzdeki dönemde de istikrarı devam etmesi bölgede kalıcı barış için en önemli unsur olacaktır.

Adnan Oktar'ın PRAVDA'da (Rusya) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/world/asia/turkey/18-06-2018/141120-turkey_elections-0/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275164/turkiyenin-secimi-yalnizca-turkiyenin-degilhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275164/turkiyenin-secimi-yalnizca-turkiyenin-degilTue, 19 Jun 2018 16:00:03 +0300
Evrim teorisi bir kez daha ispatlanamadıAmerikalı evrimsel biyolog Profesör Richard E. Lenski, 25 yıl boyunca, 12 farklı E.coli adlı bakteri popülasyonunda, 60.000 nesile uzanan bir sıra mutasyon deneyi yaptı.

LTEE (long-term evolution experiment), yani uzun vadeli evrim deneyi adıyla anılan bu deneyin amacı sözde evrim sürecini gözlemleyebilmekti.

Fosillerde evrim teorisinin izlerini bulamayan evrimciler, kısa ömürlü ve hızlı çoğalan bakteri nesilleri üzerinde, deneylerinin sonucunu görmek ve sözde evrimle gelişimi ispatlamak istediler.

Yani hızla çoğalan ve 25 yıl boyunca yaklaşık 60 bin nesli gözlemlenebilen bu canlı türünde bir değişiklik gözlemlenebilirse, bunu evrimle gelişmenin delilini sunmuş olacaktı. Ne var ki, her zamanki gibi deney evrimcilerin istediği yönde gerçekleşmedi.

25 yıl boyunca, bakteriler üzerinde sayısız mutasyon denemesi yapıldı. Bu deneylerde bakteriler, sitrat (C6H5O7-3) ve glikoz bulunan bir ortamda bırakıldılar.

Sitrat molekülünün hücreye alınışı ve kullanılması ile ilgili genlerde çeşitli mutasyonlar meydana gelmesi sonucunda, bazı bakteriler ortamdaki sitratı bir karbon kaynağı olarak sindirmeye başladılar. Dolayısıyla, bu besin artışı, söz konusu bakterilerin gelişme hızını artırdı. Ancak, sonraki nesillerde bu gelişme hızı yavaşladı, pek çoğunun nesli ortadan kalkmakta ya da o nesle özgü çeşitli hastalıklar ortaya çıktı.

Söz konusu mutasyonun, iddia edildiği şekilde evrimleştirici bir etkiye sahip faydalı bir mutasyon olmadığı ise çok açıktır. Çünkü, E-coli bakterisi sitratı parçalama genlerine zaten sahiptir. Yani bakteri yeni bir özellik kazanmış değildir. Bu deneyde mutasyona uğrayan nesillerde sadece sitratın hücre içine girişinin arttığı gözlemlenmektedir. Bunun nedenine bakıldığında ise sitrat transporter proteinine ait genlerde bozukluk oluştuğu görülmektedir. Yani bu bir gelişme değil, aslında bir bozulmadır.

Sitratı taşıyan molekül, anaerobik (oksijensiz) koşullarda devreye girerek hücre içine sitrat alımını sağlayan bir işleve sahiptir. Buradaki örnekte ise bakteride bu düzen kontrolden çıkarak sitrat sürekli hücre içine girer hale gelmektedir ve kontrolsüz bir sitrat metabolizması başlamaktadır.

Evrimciler bunu, bakteriye yeni bir özellik kazandıran  faydalı bir mutasyon olarak gösterme çabasındadırlar; oysa bakteri zaten sitratı kullanma genlerine sahiptir ve laboratuvarda oluşturulan mutasyonlarla bu genlerin kontrol mekanizması bozulmaktadır. Yani hücrenin mevcut sistemine zarar gelmektedir.

Bu durumu şuna benzetebiliriz; caddelerde gecenin karanlığına ayarlı özel sensörler hava karardığında harekete geçer ve sokak ışıkları yanar. Sensör sisteminde bir bozukluk olsa ve sensörler aydınlığı da karanlık olarak algılasa, sokak ışıkları 24 saat yanmaya devam edecek, hem yıpranacaklar hem de boşa enerji harcayacaklardır. Bu bir fayda değil zarardır. İşleyen sistemin bozulmasıdır.

Evrimcilerin kendilerince bir delil olarak göstermeye çalıştıkları söz konusu örnekte de yeni bir bilgi yoktur; aksine mevcut sistemin bozulması durumu vardır. Gerçekte burada, evrim değil her zamanki gibi mutasyon sonucu oluşmuş genetik bir hastalık söz konusudur. Hücre yoktan var edildiğinde sahip olduğu müthiş dengeli bir sistemini kaybetmiş; bozulmuştur. Evrimcilerin demagoji yöntemleri, bir kez daha çürütülmüş olmaktadır.

Bu deneyle ilgili daha da önemli bir nokta şudur: Yaklaşık 60 bin nesil boyunca E.coli bakterileri, kontrollü mutasyonlara uğratılmalarına rağmen, bakteriler hala bakteridir. Akıllı müdahaleler ve 60 bin nesli gözlemleme imkanına rağmen, mutasyonların canlıları evrimleştirdiğine dair tek bir delil görülememiş, E.coli bakterisi tüm müdahalelere rağmen 60 bin nesil boyunca E. Coli bakterisi olarak kalmıştır.

Özetle, 25 yıllık emek yine boşa harcanarak, evrim teorisi bir kez daha İSPATLANAMAMIŞTIR.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275162/evrim-teorisi-bir-kez-dahahttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/275162/evrim-teorisi-bir-kez-dahaTue, 19 Jun 2018 13:19:42 +0300
Ramazan Barış Ayı; Peki Diğer Aylar?

Ramazan ayında oruç, İslam dininin Medine'de de tanınmaya başladığı bir olgunluk döneminde, 624 yılında farz kılınmıştır. Oruç ibadetinin yanı sıra, bu ayın Müslüman dünyaya önemli bir mesajı ve sağladığı mükemmel bir manevi değeri vardır. Bu manevi değer, ancak ve ancak Kuran'da tarif edilen gerçek İslam dininin, yani özel bir ahlakın yaşanmasıyla ortaya çıkar. Bu özel ahlakı yaşamayı başaranlar, ahlak ile ibadetin ayrı şeyler olmadığını da anlayabilirler. Ramazan ayında kendilerinden istenen fedakarlık, sabır, affetme, barış gibi erdemler bir ibadet olarak kendilerinden isteniyorsa, bunun aynı zamanda kalıcı bir ahlak olarak kendilerinde olması gerektiğinin de farkındadırlar. Ramazan ayı, sadece tek bir ayda barışı ayakta tutmak, tek bir ayda güzel ahlak göstermek, tek bir ayda affedici ve güzel sözlü olmak değildir. Ramazan ayı, insanın nasıl yaşaması gerektiğini kendisine hatırlatan bir hatırlatıcıdır.

Ancak Müslüman dünyası büyük ölçüde Kuran'daki dini, yani yaşamaları gereken gerçek ahlakı unutmuş durumdadır. Yüzyıllar içinde geliştirilen hurafecilik, İslam dinine dahil edilmeye çalışılan bidatlar, din halini alan gelenekler ve "din adamı" kisvesiyle ortaya çıkan bir takım kişilerin fetvaları şaşırtıcı şekilde Müslüman dünyasının bir kısmını Kuran'dan uzaklaştırmıştır. Bu, aslında Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in Kuran'da Allah'a bir şikayetidir:

Ve elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terk edilmiş (bir Kitap) olarak bıraktılar." (Kuran, 25/30)

İslam dünyasının büyük oranda Kuran'ı terk etmesi sonucunda birçok Müslüman bu ayetlerden habersiz hale gelmiş ve hatta tamamen akıl dışı olan  Kuran'a muhalif uygulamalara inanır hale gelmiştir. Örneğin aşağıdaki ayet gibi Kuran’da Musevilerin övüldüğü birçok ayet vardır.

Gerçek şu ki, iman edenlerle Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan Allah'a, ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunanlar; onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. (Maide 69)

Oysa ki Yüce Rabbimiz Kuran’da müslümanları Kuran’a muhalif uygulamalarda bulunmamaları konusunda uyarmaktadır.

Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?

Hiç mi öğüt alıp-düşünmüyorsunuz?

Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var?

Eğer doğru söylüyorsanız, öyleyse getirin kitabınızı.

(Saffat 154-157)

Allah Kuran'da Kitap Ehli'ne sevgiyi, saygıyı ve onlarla ittifakı şart koşarken, İslam dünyasında Hristiyan ve Musevi düşmanlığı gibi kavramlar ortaya çıkmıştır. Peygamberimiz (sav) döneminde birlikte yaşayan ve birbirlerine canlarını, mallarını emanet eden bu topluluklar, günümüzde bir arada yaşayamaz hale gelmiştir. Bu gariplik, bugün bazı kesimler tarafından yaşanan dinin, "Kuran'daki İslam" olmayışından kaynaklanmaktadır.

Kuran'a göre bir Müslümanın bir başkasına saldırıda bulunma veya savaş başlatma hakkı yoktur. Kuran'da geçen tüm savaşlar, savunma savaşlarıdır. (2/191, 4/89-91, 9/5, 9/13, 5/33, 8/57, 47/4, 4/89) Bir Müslümana ancak kendisine saldırıldığında kendini savunma hakkı verilmiştir. Ancak günümüzde hurafeci anlayışa sahip bir kısım Müslümanlar, savaş kavramını Kuran'daki gerçek anlamından çıkarıp bir ibadet gibi gösterme peşindedirler. Kuran'ın hiçbir yerinde olmayan ve tümüyle Kuran'ın ruhuna aykırı olan terör, İslam toplulukları ile birlikte anılmaktadır.

Ancak, Kuran'ı terk etmiş toplulukların eylemleri her ne kadar ürkütücü olsa da, bu topluluklara verilecek karşılığın fevri olmaması, akılcı ve imani olması şarttır. Bu konuda yapılacak en büyük hata, bu topluluklara kızgınlık duyarak İslam'ı düşman edinmektir. Oysa gerçek İslam ve Kuran, nefreti kendilerine din edinmiş toplulukların tek ilacıdır. Bu toplulukların sorunu, temsil ettiklerini sandıkları gerçek dini bilmemeleridir. Bu kişiler ancak Kuran'ın içindeki sevgi ve ittifak ile tanıştıklarında öfkeyi terk edebilirler. Bu insanların yanlış inançların prangası altında olduğu unutulmamalıdır.

Kuran'daki gerçek İslam'ı tanıtmak için yıllardır harcadığımız çabalar, özellikle de her Ramazan ayında gerçekleştirdiğimiz geleneksel iftar davetimiz, söz konusu toplulukları şaşırtmakta, aynı zamanda da güzel bir tebliğ olmaktadır. Ramazan'ın bir barış ayı olduğu gerçeği, en belirgin şekilde bu iftar toplantılarında kendini göstermektedir. Her din, her inanç, her görüş birbirini kucaklamaktadır. Olması gereken budur. Eğer Ramazan ayı, "Allah'ın istediği insan olmak" için çabalamak ise, bunun sevgiyle, saygıyla, hürmetle, dostlukla, dayanışmayla, samimiyetle uygulanabilirliği tüm dünyaya gösterilmektedir.

Adnan Oktar'ın Israel Hayom'da (İsrail) yayınlanan makalesi:

http://www.israelhayom.com/opinions/when-muslims-warp-islam/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274929/ramazan-baris-ayi;-peki-digerhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274929/ramazan-baris-ayi;-peki-digerThu, 14 Jun 2018 13:04:33 +0300
Şükür ve Dua ile bir Ramazan daha

Müslümanlar için bir rahmet, nimet, güzellik olan Ramazan ayında günboyu karşılaştığımız ve orucumuzu açmak üzere oturduğumuz iftar sonrasında Allah’ın bize sunduğu yiyecekler, nimetler için tek tek ve coşku ile şükrederiz. Bu rızıklar için olan şükrümüz aslında hayatımızın her anına hakim olmalıdır. Oturduğumuz iftar sofrasının ötesinde; iftar sofrasında bir araya geldiğimiz aile efradının ve dostlarımızın, soluduğumuz havanın, çevremizdeki her şeyin Allah’ın bize ikramı olarak var olduğunu yalnız Ramazanda değil, her an hatırımızda tutmalıyız.

Pek çoğumuzun hafızasında misafirliğe gittiği evde kendisine şeker ikram edildiğinde annesinin “teşekkür ettin mi?” dediği bir çocukluk anısı vardır. Bize bir iyilik yapana teşekkür etmek en temel nezaket kurallarındandır. Bu temel kural bize bir yardımda bulunanlara, bir güzellikte bulunanlara saygı duymayı, onların bizim için kıymetli olduğunu öğretir.

Teşekkür etmek insanların giderek bencilleştiği, hatta kabalaştığı bu dönemde kıymeti giderek artan bir haslet. Teşekkür etmek sadece güzellik yapılan için değil, güzelliği yapan için de son derece önemlidir. Teşekkür, kendisinin kıymetinin bilindiğinin önemli bir işaretidi.

Üşüdüğümüzde bizi ısıtan, acıktığımızda doyuran ya da hasta olduğumuzda bizi iyileştiren kişi o an bizim için dünyanın en kıymetli insanı oluverir. Aradan yıllar geçse bile bizlere bu iyilikleri yapanları unutmaz, onları minnetle anarız.

Birini düşünün size giyinmeniz için elbiseler, kolay seyahat etmeniz için vasıtalar vermiş olsun. Dahası hastalığınızı giderecek ilaçlar, doktorlar temin etmiş olsun. Her gördüğünüzde içinizin açıldığı, içinde türlü türlü renkte çiçeklerin, kuşların olduğu dünyanın en güzel bahçesini sizin kullanmanıza sunsun. Üstelik burada her gün en güzel meyveleri, en lezzetli yemekleri de size sunsun.  Ve tüm bunlar öyle birkaç günlüğüne değil, tüm ömrünüz boyunca sizin olsun.

Tüm bunları size sunana nasıl teşekkür ederdiniz? Bütün bunları ve daha da fazlasını her an bize sunan, yeryüzünü ve üzerindeki tüm canlıları var eden yüce Allah’tır. Allah bizler için sayısız nimetler yarattığını bizlere şöyle hatırlatmaktadır:

“Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nahl Suresi, 18)

Yediğimiz türlü türlü besinler, onların yetiştiği topraklar, dünyamızı ısıtan Güneş, etinden ve sütünden yararlandığımız hayvanlar, bereket getiren yağmurlar, ovaları kaplayan ekinlerin tamamı bizlere Allah’ın sunduğu nimetlerdendir. Bunların hiçbiri Darwinistlerin iddia ettiği gibi tesadüfi gelişen olayların birer sonucu değildir. Hepsi, Kendisine olan sevgimizi göstermemiz için Allah’ın bize verdiği birer lütfudur. Tüm bu nimetler O’na sürekli bir minnet ruhu içinde olmamız için birer vesiledir.

Bizlere sunulan bunca çok nimete karşın Allah’ın bizden istediği tek şey verdiği nimetlerin şuurunda olarak Kendisi’ne sevgimizi en içten şekilde yöneltmemiz yani şükretmemizdir. 

Denizi de sizin emrinize veren O'dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs-eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara akıp gittiğini görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun fazlından aramanız ve şükretmeniz içindir. (Nahl Suresi, 14)

Şükretmek Allah’ın bize sunduğu büyük nimetlerden birisidir. Çünkü bizler Allah’a şükrettikçe Allah’ın üzerimizdeki nimetleri arttırılmaktadır. Bu gerçeği Allah bizle şöyle haber vermektedir: 

Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)

Kendisine verilen nimetler için Allah’a şükretmekten uzak kalmalarında, insanların şeytanın türlü oyunlarına kanmasının etkisi büyüktür. İçinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayı da gün boyu Allah rızası için oruç ibadetini yerine getirirken, her an oruç ibadetimizi aklımızda tutarken, sevdiklerimiz ve ihtiyacı olan Müslümanlar için iftar sofraları kurarken ve teravih namazlarında Müslümanlarla bir araya gelirken şeytanın etkisinden gittikçe uzaklaşırız. Ramazan ayı Müslümanların birbirine yakınlaştığı, sevgi ve dayanışma bağlarının güçlendiği, vicdanlarını daha çok kullandıkları kutlu bir dönemdir.

http://www.bernama.com/en/news.php?id=1471524

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274927/sukur-ve-dua-ile-birhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274927/sukur-ve-dua-ile-birThu, 14 Jun 2018 12:27:15 +0300
Bu Ramazan’da duamız tüm Müslümanların Huzur ve Kurtuluşu

Allah'a yakınlığımızın artmasına ve O'na olan aşkımızı kararlılıkla göstermemize imkan sağlayan bir Ramazan ayını daha büyük bir coşkuyla yaşarken, dünyanın dört bir tarafında zulüm gören din kardeşlerimiz elbette ki aklımızda ve dualarımızda.

Acımasız kuşatma ve bombardımanlar altında fitne ve belalarla sarsılan mazlum Ortadoğu halklarının, Suriye'de, Filistin'de, Irak'ta, Afganistan'da, Rohingya'da, Keşmir'de, Doğu Türkistan'da, Patani'de, Moro'da, Kırım'da ve dünyanın daha pek çok yerinde zulüm altında yaşayan, soykırımlara, katliamlara, işkencelere maruz kalan ve yok edilmeye çalışılan kardeşlerimizin kurtuluşu için Müslümanların birlik ve beraberliğinin tesis edilmesi çok önemli. Bombalarla, makinalı tüfeklerle yok edilen masum insanların, yan yana sıralanmış çocuk cesetlerinin görüntülerini unutmamız mümkün değil. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayında da iftarlarımızda zayıf bırakılmış kardeşlerimizi düşünüyor onlar için dua ediyoruz, kurtuluşları için şart olan İttihad-ı İslam'ın çabuklaşması için elimizden gelenin en fazlasını yapmaya bir kez daha niyet ediyoruz.

Birlik, beraberlik, dayanışma, dostluk, fedakarlık, yardımlaşma ve benzeri davranışlar Kuran ahlakının temelini oluşturur. Müminler arasında birleştirici rol üstlenmek ve birbirlerine karşı veli ahlaklı olmalarını teşvik etmek Allah'ın tavsiye ettiği bir ahlak olup imanın temel bir şartıdır. Müminler arasında kırgınlık, küskünlük, çekişme gibi kötü ahlak özelliklerinin yaşanmasına hiçbir şekilde olanak sağlamamalı, daima Kuran ahlakıyla karşılık verilmelidir. Bu tür durumları gidermek için çaba göstermek, birleştirici ve uzlaştırıcı bir tutum izlemek Allah’ın emrettiği bir ibadettir. Allah bu emrini bir ayette şöyle bildirmektedir:

Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)

Bu ayetin gereği olarak güzel ahlaklı, vicdanlı, dürüst ve samimi müminler Kuran ahlakını yaşama konusunda birbirlerini her zaman hayra, güzelliğe, dostluğa ve kardeşliğe çağırmalı, onları birliğe, dayanışmaya teşvik etmelidirler. Öte yandan Allah, emrine uyarak Müslümanlar arasında birlik ve beraberlik oluşturmak için çaba gösteren insanları esirgeyeceğini bildirmiş, onları dünyada ve ahirette güzellikle müjdelemiştir. Bir başka ayette Allah birbirleriyle çekiştikleri takdirde Müslümanların güçlerinin gideceğini ve yılgınlaşıp zayıf düşeceklerini hatırlatmıştır:

Allah'a ve Resulü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)

İslam ahlakını yaşayan insanlar birlik olduklarında toplumda sevgi, barış ve hoşgörü dolu, huzurlu bir ortam meydana gelir. Bu özelliklere sahip olan toplumlar ise her zaman için güçlüdür. Toplumun maddi manevi gelişip güçlenmesine vesile olmak, hiç kuşkusuz Allah’ın razı olacağı güzel bir davranıştır.

Müminler her şartta insanları kötülüklerden sakındırmak, onlara iyiliği emretmek, güzel davranışlara onları teşvik etmekle ve bu hususlarda çaba göstermekle yükümlüdürler. Aralarında herhangi bir sorun olan kardeşleriyle bu sorunu dostluk içerisinde gidermeleri gerektiği gibi, iki Müslüman topluluk arasında herhangi bir sorun meydana gelmesi durumunda da birleştirici olmakla, onlara birliği, beraberliği, sevgiyi, barışı, kardeşliği tavsiye etmekle sorumludurlar. Bu uzlaştırıcı tavır velayetin önemli bir şartıdır. Allah iman edenlere şöyle emretmiştir:

Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)

Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde ise bu konuya şöyle değinilmiştir:

“Kim din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir Müslüman’ın bir sıkıntısını giderirse, Allah da onun kıyamet sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslüman’ın (kusurunu) örterse, Allah da kıyamet günü onu örter.”[1]

“Kim sıkıntıda olan bir kardeşinin sıkıntısını giderirse, Allah da ona dünya ve ahiret kolaylığı verir.”[2]

“Kim bir Müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahiret ayıbını örter. İnsan, bir Müslüman kardeşinin yardımında bulundukça Allah da onun yardımında bulunur.”[3]

“Allah evlerinden bir evde toplanıp Allah'ın kitabını okuyarak kendi aralarında ders yapanların üzerinde gönül rahatlığı iner. Rahmet onları örter ve melekler her taraftan onları kuşatır. Allah onları kendi katında bulunanlarla birlikte anar.”[4]

“Merhamet edenlere rahman olan Allah da merhamet eder. Dünyadakilere yardım edin ki, gökte olanlar da size yardım etsin.”[5]

İnşaAllah Yüce Rabbimiz dualarımızı kabul etsin, Allah aşkıyla orucumuzu tutup, Allah aşkıyla iftarımızı açarken bir an bile unutmadığımız tüm mazlum kardeşlerimize bu Ramazan ayında huzur ve kurtuluş nasip etsin.

 

[1] M6578, Müslim, Birr; T1426, Tirmizi, Hudud 3.

[2] Müslim, Zikr 38; İbni Mace, Mukaddime 17. 

[3] Müslim, Zikr 38; İbni Mace, Mukaddime 17. 

[4] Müslim, Zikr 38; Ebu Davud, Vitr 14; Tirmizi, Kıraat 12; İbni Mace, Mukaddime 17.

[5] Ebu Davud, Edeb 58; Tirmizi, Birr 16.

Adnan Oktar'ın BERNAMA'da yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/en/news.php?id=1468608

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274437/bu-ramazanda-duamiz-tum-muslumanlarinhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274437/bu-ramazanda-duamiz-tum-muslumanlarinSat, 02 Jun 2018 02:22:27 +0300
Kadim şehir İstanbul'da tarihi buluşmaDoğu ile Batı'nın köprüsü İstanbul, Boğaz'ın en güzel yerinde bir zamanlar Osmanlı padişahlarına ev sahipliği yapan Çırağan Sarayı'nda bu kez üç kutsal dinin önde gelen temsilcilerini ağırladı. İlkbahar havasının Ramazan ayının hoş ruhaniyetiyle birleştiği o güzel akşamda deniz kenarındaki tarihi sarayda barışa gönül verenlerle gelecek nesillerin savaşsız, çatışmasız, huzur dolu bir dünyada yaşaması için iftar yemeğinde toplandık.

İki büyük Dünya savaşı ve ardından Ortadoğu'da yaşanan çatışmalar gösteriyor ki bölgedeki anlaşmazlıklara çözüm siyasetle olmuyor. Karşılıklı suçlamalar, nefret söylemleri, ön yargılı yaklaşımlar... bunların tümü siyasilerin büyük çoğunluğunun uyguladıkları ama bu güne kadar kimsenin faydasını görmediği, çatışmalara çözüm getirmek bir yana mevcut durumu daha da içinden çıkılmaz hale getiren yaklaşımlar. Karşılıklı suçlama, karşılıklı şiddeti getiriyor, karşılıklı öfke karşılıklı öfkeyi meydana getiriyor. Nefret politikacıları dünyayı felakete, ölüme götürüyor. Katı ve önyargılı politikalar devam ettiği taktirde bir Müslümana, bir Musevi'yi sevdirmek, bir Musevi'ye de bir Müslümanı sevdirmek mümkün olmaz. Birarada sevgi, dostluk ve huzur içinde yaşamak için sevgisiz reel politikaların bir yana bırakılıp kutsal dinlerin ana hedefi olan kardeşliğin esas alınması gerekir. Dileğim siyasilerin de bu konuda aktif rol alması ancak buna öncülük yapacak olanlar kanaatimce din adamları olacaktır. Çünkü din adamları şiddetin çözümünün şiddette olmadığını imanlarının gereği olarak bilirler. Dindar bir Musevi, dindar bir Müslüman, dindar bir Hristiyan çatışmaların çözümünü menfaati gözeten siyasi politikalarda değil sevgiyi hedefleyen kutsal kitabında arar. Bir Musevi Yeşaya 2:4.[1] bölümü okur ve der ki; "Allah'ın emri olarak sorunlarımızı savaşarak değil akılla, ilimle, sevgiyle halledeceğiz. Mezmurlar 133:1´i açar, okur; “ne iyi ne güzeldir birlik içinde kardeşce yaşamak.” der ve hayatını buna göre yönlendirir. Tevrat'ın öğretilerine sıkı sıkıya bağlı dindar bir Musevinin bu öğütlerin aksine hareket etmesi mümkün değildir. Aynı şekilde dindar Müslümanlar da çözümü, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in vefatından sonra İslam'a eklenmiş radikalliği teşvik eden mevzu hadislerde değil sevgiyi, barışı, kardeşliği öğütleyen Kuran ayetlerinde arar. Örneğin Kuran'ın 2. suresinin 148. ayetini[2] okur ve der ki: "Allah her topluluğu farklı yaratmıştır, bizim hedefimiz Allah'ın emrettiği gibi iyilikte, güzel işlerde yarışmak olmalıdır. Bir Hristiyan ise Matta, Bap 5, 7-9'a bakar, Allah'ın merhameti sevdiğini bilir, ve ona göre hareket eder.    

Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar. Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Allah'ı görecekler. Ne mutlu barışı sağlayanlara... (Matta, Bap 5, 7-9)

Ortadoğu politikalarını yönlendiren siyasiler, 100 yıldan bu yana bölgeye barış getirmedi. Muhafazakar, liberal, sol görüş, bunların tamamı denendi, hiçbir netice alınamadı. Çünkü herkesin birbirinden korktuğu, birbirini saldırganlıkla, terörist olmakla itham ettiği bir dünyada yaşanamaz. Hatalı politikalar, karşılıklı suçlamalar dünyayı her geçen gün intihara biraz daha yaklaştırıyor. Bu çok tehlikeli bir durum ve tüm bunların tek sebebi, barışın temel nedeni olan sevgi eksikliği. Dillerde her ne kadar barış sözleri olsa da önemli olan kalplerdir. Kalp, sevginin ihtiyacını hissetmeli, onu aramalı ki inandığını yaşayabilsin. Karşılıklı sevgi, muhabbet, karşılıklı güven ile ancak sorunlara çözüm bulunabilir. Bu yüzden sevgiye inanan dindar insanlar bunu başaracak, 100 yıldır devam eden çatışma sona erecek ve Hz. İbrahim'in evlatları olan Museviler ve Müslümanlar kutsal topraklarda barış içinde yaşayacaklar. Bu son derece kolay. Sadece bütün dindarlar bir araya gelecekler ve asla sevgiden, birliktelikten taviz vermeden birbirlerine kilitlenecekler. Kimsenin birbirini suçlamasına izin verilmeyecek, herkes birbirine sevgi gösterecek, BM öncülüğünde devlet başkanları da biraraya gelecek ve güzel neticeyi alacağız Allah'ın izniyle. 

Mezmurlar 133:1´de ne güzel söylüyor Cenabı Allah; “ne iyi ne güzeldir birlik içinde kardeşce yaşamak.” Biz o gün İstanbul'da Musevi, Hristiyan, Müslüman tüm kardeşlerimizle birlikte orucumuzu açarken Allah'ın İncil'de anlattığı bu gerçeği yaşadık ve bu birlikteliğin dünya çapında yaşanması için hep birlikte şu duayı ettik:

"Biz Allah’ı çok seviyoruz, Allah da bizleri çok sevsin.

Allah dünyadan kötülüğü kaldırsın, bütün Müslüman, Musevi ve Hristiyan kardeşlerimiz ve sevgiyi ve barışı isteyen, aydın, modern, kültürlü iyi niyet sahibi herkese ferahlık versin.

Ya Rabbi, Bütün dünyaya barış nasip et, bize en derin sevgiyi nasip et."

Rabbimiz dualarımızı kabul etsin ve sevgiyi dünyaya hakim kılsın.

[1] Yesaya 2:4,  Mika 4:3 “ulus ulusa kılıç kaldırmayacak, savaş eğitmi yapmayacaklar artık”

[2] Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274431/kadim-sehir-istanbulda-tarihi-bulusmahttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274431/kadim-sehir-istanbulda-tarihi-bulusmaFri, 01 Jun 2018 23:18:45 +0300
Zavallı kadınlar ve çocukların kurtuluşu için İslam alemi birleşmeli

Günümüzde zavallı Müslüman kadınlar, küçücük bebekler, çocuklar, yaşlılar yalnızca Müslümanlar kendi aralarında ittifak edip birleşemedikleri için hayatlarını kaybediyor. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayında İslam’ın barış ve kardeşlik dini olduğu göz önünde bulundurularak tüm ayrılıklar ve düşmanlıkların bir kenara bırakılmasını, farklılıklar nedeniyle oluşan sevgisizlik, dargınlık, kavga ve çatışmaların tamamen son bulmasını, tüm İslam aleminde Asr-ı Saadet gibi aydınlık ve müreffeh bir dönemin baş göstermesini istiyoruz ve bekliyoruz. Yeryüzüne barış ve adalet getirecek, gerek Müslümanlara gerekse gayri-Müslimlere güzellik sunacak büyük İslam medeniyetinin yeniden yeşermesi ve dünyaya ışık tutması hepimizin duasıdır.

Allah Kuran'da bütün Müslümanlara birlik olmalarını, inkara karşı imanda birleşip saf bağlamalarını, birbirlerini kardeşleri gibi görüp sevmelerini, birbirlerine karşı merhametli, affedici ve koruyucu olmalarını, dağılıp ayrılmaktan şiddetle kaçınmalarını emretmiştir.

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

Şüphesiz Allah Kendi yolunda sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak cehd edenleri (mücadele edenleri) sever. (Saff Suresi, 4)

Bu ayetlerden ve Kuran'ın genelinden açıkça anlaşıldığı gibi; Müslümanların birlik olmaları, kardeşce bir sevgi ve şefkatle birbirlerine bağlı olmaları, birbirlerinin velileri ve dostları olmaları, birbirlerini her şartta koruyup kollamaları, tıpkı kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayıp inkara karşı ilmen mücadele etmeleri, birbirleriyle istişare halinde olmaları ve aralarında çekişip tartışmamaları Kuran’a göre kesin bir farzdır.

Bunların aksi bir tutum sergilemek, yani birleştirici değil ayırıcı olmak, diğer Müslümanlara sevgiyle ve şefkatle yaklaşmamak, onlara karşı affedici, koruyucu ve kollayıcı olmamak, inkara karşı verilen ilmi mücadelede onlarla kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlamamak açıkça haramdır.

Müslümanların Allah’ın emrini yerine getirerek birlik olma farzını uygulamaları, İslam alemini güçlü ve istikrarlı kılacak olan tek yoldur. İslam’ın emrettiği sevgi ve barış mesajlarıyla tüm dünyaya ışık tutmak için Müslümanların birlik halinde hareket etmeleri zorunludur. Bu farzın yerine getirilmemesi İslam aleminin içinde ayrılık ve dağınıklıklara neden olmakta, bu da mazlum Müslüman halkları savunmasız bırakmaktadır. Suriye’de, Filistin'de, Keşmir'de, Doğu Türkistan'da, Afganistan’da, Bangladeş’te, Patani’de, Moro'da ve daha pek çok yerde zavallı kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ihtiyaç içinde zulümden kurtarılmayı beklemektedirler. Bu mazlum insanların sorumluluğu herkesten önce İslam dünyasının üzerindedir. Müslümanlar Peygamberimiz (sav)'in "Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz" sözünü hatırlarından çıkarmamalı, birlik olup zulüm altındaki kardeşlerine kurtuluş sağlamalarıdırlar.

Dünya Müslümanlarının kendi aralarında birlik sağlayamamış olmaları, günümüzde İslam dünyasında yaşanan tüm sorunların temelinde yer alan en önemli eksikliktir. Güçlü bir birliğin sağlanması durumunda bugün yaşanan sorunların benzerleriyle ya hiç karşılaşılmayacağı ya da sorunların kısa süre içinde çözüme kavuşturulacağı açıktır.

Gerçek şu ki görüş, düşünce ve uygulama farklılıkları her toplum içinde karşılaşılabilen bir durumdur. İslam dünyasında da farklı kültürler, farklı gelenek ve anlayışlar olması olağandır. Önemli olan, tüm farklılıklara rağmen inanç birliği içerisinde çoğulcu dayanışma oluşturulmasıdır. Çünkü İslam ahlakı Müslümanların her şart ve koşulda kardeş olduklarını öngörmektedir. Kuran’a göre ırkı, dili, vatanı, mezhebi, görüşü, düşüncesi ne olursa olsun tüm Müslümanlar kardeştir. Dolayısıyla İslam dünyası içindeki farklılıklar birer kültür ve medeniyet zenginliği olarak değerlendirilmeli, Müslümanların birbirleriyle çekişmelerine ve dağılıp ayrılmalarına yol açan bir meseleye dönüştürülmemelidir.

İslam’da bölünme değil, birlik olma ahlakı vardır. Müslüman bir topluluğun kendini bir başka Müslüman topluluktan üstün görmesi, tüm Müslümanların ortak menfaati yerine yalnızca kendi toplumsal çıkarlarını gözetmesi gibi bir anlayışa İslam ahlakında yer yoktur. Bu nedenle Müslüman topluluklar İslam’ın ortak menfaati için aralarındaki tüm ayrılık ve farklılıkları bir kenara bırakmalı, tüm Müslümanların Allah tarafından “kardeş” kılındığı gerçeğini hatırlamalı ve buna göre hareket etmelidirler.

Müslümanlar Allah’ın dostları, Allah’ın yardımcıları, yeryüzüne barış ve adalet dağıtmakla yükümlü Allah taraftarlarıdır. Bu gözle birbirlerine bakıp birbirlerini sevmeleri, birbirlerini kucaklayıp ittifak kurmaları Müslümanlar üzerine farz kılınmış bir sorumluluktur. Mezhep veya cemaat ayrımı gözetmeksizin bu birliği sağladıklarında, Kuran’ın “Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın…” (Al-i İmran Suresi, 103) emrini yerine getirmiş olacaklardır. Birbirlerine sımsıkı sarılıp kenetlenmeleri İslam dünyası üzerindeki fitneyi de süratle dağıtacaktır.

Müslümanların gücü, kuvveti ve menfaatinin din temelli sevgi birliğinde olduğu açıktır. Peygamberimiz (sav) Müslümanların birlik olmalarının önemini bir hadis-i şerifinde şöyle ifade etmiştir:

“... Birbirinize hased (çekememezlik) etmeyiniz. Birbirinize buğuz (düşmanlık) etmeyiniz. Birbirinizle iyi ilişkileri kesmeyiniz. Birbirinize yüz çevirip küsmeyiniz ve ey Allah'ın kulları, kardeşler olunuz.”[1]

Şüphe yok ki İslam dünyası ancak tek vücut halinde birlik olup hareket ettiği takdirde güçlü olabilecektir. İslam alemi büyük acılar içindeyken ve zulüm altındaki milyonlarca Müslüman perişan bir halde kurtuluşu beklerken öncelikli olan bu fitnenin bir an önce ortadan kaldırılmasıdır.

 

[1] İbni Mace, Cilt 10, s. 32.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/06/09/let-muslims-make-a-pledge-to-unite-this-ramadan/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274384/zavalli-kadinlar-ve-cocuklarin-kurtulusuhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274384/zavalli-kadinlar-ve-cocuklarin-kurtulusuFri, 01 Jun 2018 15:24:07 +0300
Onbir ayın sultanı, hoşgeldin...

11 aydır hasretle beklenen bütün ayların sultanı ve efendisini Müslüman alemi 2016’da da sevinçle karşıladı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Ramazan ayı kendine has hoşluğu ve güzelliğiyle geldi.

Günler öncesinden başlayan Ramazan hazırlıkları, Müslümanların oruç ibadetlerini yerine getirmek için duydukları mutluluğun güzel bir işareti. 30 gün boyunca sabahtan akşama kadar süren bir vakit aralığında tüm dünya Müslümanları Allah rızası için yemeden ve içmeden oruç tutacaklar. Müslümanlar için Ramazan ayının bir önemli ayrıcalığı ise, Kuran’ın Peygamberimiz’e indirilmeye başlandığı Kadir gecesinin bu aya denk gelmesi. Kuran’da bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilen Kadir gecesi de Müslümanlar için apayrı bir heyecan vesilesi.

Allah Kuran’da Bakara Suresi’nin 183. ayetinde “Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.” diye bildirir. Allah’ın Kuran’da emrettiği ibadetleri yerine getirmek Müslüman için çok önemli bir hazdır. Nasıl ki Müslümanlar günde 5 vakit alınlarını secdeye koyarken Allah’a olan sevgilerini ifade ederler, Ramazan ayında da Allah’a duydukları şükranı 30 gün boyunca oruç tutarak gösterirler. Bu şükran duygusu bütün Müslüman alemini adeta bir kalkan gibi sarar.

Senenin sadece tek bir ayı farz olan bu ibadet, bütün Müslümanların maneviyatını da güçlendiren bir etkiye sahiptir. Müslümanlar bir ay süresince sevdikleriyle beraber sahur yapıp oruca başlayacak ve akşam havanın kararmasıyla hep birlikte oruçlarını açıp iftarlarını yapacaklar. İftardan sonra camide biraraya gelip teravih namazlarını eda edecekler. İhtiyaç içindeki kardeşlerini hatırlayıp, onlara yardım ellerini uzatacaklar. İradelerine Allah rızası için hakim olup bütün günlerini Allah için ibadetle geçirecek olan müminler, aynı zamanda bu manevi ruhun getirdiği güçle çok daha güzel ahlaklı olacaklar. Yalan söylememeye, başkalarını üzmemeye, gıybet yapmamaya, sabırlı olmaya, kötü söz söylememeye her zamankinden daha çok gayret gösterecekler.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şerifinde “Oruç insanı cehennemden koruyan bir kalkandır. Tıpkı sizi savaşta ölümden koruyan kalkan gibi1 diye bildirmiştir. Başka bir hadisinde Peygamberimiz (sav) “oruç fenalığa karşı bir siperdir2 diye buyurmaktadır.

Ramazan ayında televizyon ve gazetelerde diğer aylara nazaran daha sıklıkla imani konuların yer alması toplumda  manevi ruhun daha da yayılmasına vesile oluyor. İnsanların büyük bir kısmı belki de günlük hayatın yoğun akışında çok da teksif olamadıkları konuları daha çok düşünmeye başlıyorlar. Müslümanlar iftar sofralarında “Allah’ın zorluk ve sıkıntı içinde olan müminlere yardım etmesi, Allah’ın hiçkimseyi aç ve açıkta bırakmaması, Allah’ın rahmetini ve yardımını üzerimizden esirgememesi, Allah’ın zulmedenlere karşı Müslümanlara zafer nasip etmesi ve Müslüman alemini birlik-beraberlik içinde kılması için” her akşam topluca dua ediyorlar. Bu da içinde yaşadığımız bu dönemde herşeyden çok birliğe, beraberliğe, kardeşliğin pekişmesine ihtiyacı olan Müslüman ümmetinin şuurunu arttırıp tek vücut olmalarına vesile oluyor.

Peygamber Efendimiz der ki: "Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yekdiğerini korumakta tek bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir uzvu rahatsız olursa öteki organları da bu yüzden rahatsız olur ve uykusuz kalır.”3 Hamiyet hissiyle tek vücut olduklarını hisseden Müslümanlar hadiste bildirildiği gibi diğer mümin kardeşlerinin güvenliğini, huzurunu, rahatını kendi canlarından daha önemli görecek ve bunu sağlamak için var gücüyle gayret edeceklerdir.

İşte bütün bu güzelliklere vesile olan Ramazan ayı bu yıl da şeref misafirimiz olarak evlerimize hoşgeldi. Allah Müslüman aleminin birlik, beraberlik, huzur, refah, bolluk içinde daha nice Ramazan-ı şeriflere erişmesini nasip etsin. Allah tüm Müslümanların oruçlarını kabul etsin...

1 Nesâi, Savm: 167
2 Tirmizî, İman: 8
3 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.

Adnan Oktar'ın BERNAMA'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/en/news.php?id=1465059

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274381/onbir-ayin-sultani-hosgeldinhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274381/onbir-ayin-sultani-hosgeldinFri, 01 Jun 2018 14:57:28 +0300
A9 TV İftar Yemeği, İftar Duası - Çırağan Sarayı - 24.05.2018Bismillahirrahmanirrahim,

 

Biz Allah’ı çok seviyoruz, Allah da bizleri çok sevsin.

Allah dünyadan kötülüğü kaldırsın, bütün Müslüman, Musevi ve Hristiyan kardeşlerimiz ve sevgiyi ve barışı isteyen, aydın, modern, kültürlü iyi niyet sahibi herkese ferahlık versin.

İyilikten yana olan tüm insanları Allah kötülerden ve zalimlerden korusun.

Kalplerimize güven duygusu versin ve bizleri her yönden zenginleştirsin.

Ya Rabbi bize sevgi öğretmeni Hz. Mehdi (a.s)'ı gönder. Ya Rabbi bütün insanlar kardeş olsun, herkes birbirini sevsin.

Ya Rabbi bize diğer dinlerden ve mezheplerden kullarınla, Şii, Alevi, Sünni kardeşçe yaşamayı nasip et.

Deccal fitnesinden bizi kurtar Ya Rabbi.

Bütün dünyaya barış nasip et, bize en derin sevgiyi nasip et.

 

ASR  SURESİ

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım

Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

103/1- Asra andolsun;

103/2- Gerçekten insan, ziyandadır.

103/3- Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.

 

İHLAS SURESİ

Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

112/1- De ki: O Allah, birdir.

112/2- Allah, Samed'dir (herşey O'na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır).

112/3- O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.

112/4- Ve hiçbir şey O'nun dengi değildir.

 

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274179/a9-tv-iftar-yemegi-iftarhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274179/a9-tv-iftar-yemegi-iftarSat, 26 May 2018 22:55:44 +0300
Çocukların Bitmeyen Çilesi

Dünyanın her yerinde, yetişkinler sorumsuzca bir seçim yaptığında, en ağır bedeli çocuklar ödüyor. Ancak yardım etme isteği olduğu sürece, yapılabileceklerin sınırı yoktur.

Kuşkusuz, dünyada herkesin yiyecek, barınma ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar kaynak mevcut. Ne var ki, dünya kaynaklarının dağıtımında acımasız bir eşitsizlik söz konusu ve bu en çok çocukları etkiliyor. Nereye bakarsak bakalım, yetişkinlerin sorumsuzlukları nedeniyle çocukların ağır bir bedel ödediğini görürüz. Bu bazen savaşlar, bazen yoksulluk, bazen de insan hakları ihlalleri nedeniyle oluyor.

Örneğin, doğdukları gün hayatını kaybeden bir milyon bebek dahil her yıl 5,6 milyona yakın çocuk, tamamen önlenebilir ya da tedavi edilebilir hastalıklardan dolayı ölüyor. Doğrusu, günümüzün gelişen tıbbı ve teknolojisiyle bu bir sorun olmamalı.

Aynı şekilde, yoksulluk en sert çocukları vuruyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Yardım Fonu'na (UNICEF) göre, dünya çocuklarının yaklaşık 387 milyona tekabül eden yüzde 19,5'i aşırı yoksulluk içinde yaşarken, yetişkinlerin yüzde 9,2'si aynı koşullarda yaşıyor.

İlginçtir ki, tüm yüksek gelirli Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri içinde, çocukların yoksulluk oranları yetişkinlere göre daha yüksek. Daha da endişe verici olan gerçek şu ki, en küçük çocuklar en kötü şartlarla karşı karşıya. Gelişmekte olan dünyada beş yaşından küçük çocukların yüzde 20'ye yakını aşırı yoksulluk içindeyken, 15 ila 17 yaşındaki çocuklar için bu oran yüzde 15.

Hastalık ve yoksulluk, çocukların süregelen ıstırabının ardındaki tek neden değil. Dünyanın pek çok bölgesinde şu anda sürekli çatışmalar, iç savaşlar, geniş çaplı savaşlar yaşanıyor ve en büyük bedeli yine çocuklar ödüyor.

Çocuklar, bombalar, kimyasal saldırılar ve öfkeli, silahlı, evleri ateşe veren çeteler tarafından hedef alınıyor, sakat bırakılıyor ve öldürülüyorlar. Ölümden kaçmayı başaranların çoğu korkunç şekilde yaralanıyor, uzuvlarını yitiriyor ya da hayatlarının geri kalanında onları bırakmayan psikolojik problemlerle karşı karşıya kalıyorlar.

Ayrıca, yaralanmaları veya hastalanmaları durumunda, çoğu insan gibi hastaneye bile gidemiyor ve uygun tıbbi tedaviyi alamıyorlar. Çünkü genellikle yaşadıkları yerde tam donanımlı bir hastane, doktor, antibiyotik ve hatta ağrı kesici bile bulunmuyor.

Örneğin, Suriye'de yıllardır süren savaştan sonra çocuklar bombalarla, yiyeceksiz ve barınaksız yaşamaya alışmak zorunda kaldılar. Aileleri haklı olarak dünyanın diğer yerlerine sığınmak istediklerinde, çoğu için başka bir zorlu dönem başlıyor.

Pek çoğu, özellikle çocuklar yolda hayatlarını kaybediyor. Gidecekleri yere ulaştıklarında ise çoğu zaman geri çevriliyorlar. Eğer bir şekilde Avrupa'da kalmayı başarabilirlerse, insan tacirleri tarafından kaçırılma tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorlar.

Nitekim, Avrupa Birliği'nin polis teşkilatı Europol'a göre, Avrupa'ya geldikten sonra en az 10,000 mülteci çocuk kayboldu. Europol, bu çocukların insan tacirleri ve organ mafyası dahil bir takım suç örgütlerinin elinde olabileceğine inanıyor.

Dünyanın diğer bölgelerinde durum değişmiyor. 2013'ten bu yana Boko Haram, Nijerya'da 1.000'den fazla çocuğu kaçırdı. Orta Afrika Cumhuriyeti ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki kargaşa, yarısı çocuklardan oluşan sekiz milyondan fazla insanın yer değiştirmesine neden oldu.

Sahel'de 5,4 milyon çocuk ciddi akut beslenme bozukluğu yaşarken, 2017 yılında 48.700 vaka ile bölgede kolera salgınları rapor edildi.

Yemen'de, Mart 2015'ten bu yana her gün ortalama beş çocuk öldürüldü ya da yaralandı; Birleşmiş Milletler çocuk örgütüne göre “Yemen'de neredeyse her çocuk” insani yardıma muhtaç. Örgüt ayrıca devam eden çatışmaların 5.000 çocuğun ölümüne ve yaralanmasına yol açtığını bildirdi.

Ayrıca, beş yaşından küçük 1,8 milyon çocuk, akut kötü beslenmeyle karşı karşıya kalırken, 8,2 milyon çocuk ülkedeki güvenli içme suyu ve yeterli sağlık hizmetlerine erişim için insani yardıma ihtiyaç duyuyor.

Yoksulluk ve yüksek suç oranlarına batmış Orta Amerika'da her ay binlerce çocuk daha iyi, daha onurlu bir yaşam arayışıyla ABD'ye gitmeye çalışıyor, ancak birçok kişi yolda yaralanıyor ya da hayatını kaybediyor. Orta Doğu'daki akranları gibi ABD'ye ulaşsalar bile ülkenin birçok yerinde geri çevriliyorlar.

Myanmar'da ordu, vahşi etnik soykırımını sürdürüyor ve sonuç olarak binlerce Rohingyalı çocuk yakılarak öldürülmek de dahil, korkunç bir şekilde yaralandı ya da öldürüldü. Şu anda Bangladeş ve Myanmar'da yaklaşık 720,000 Rohingyalı çocuğunun ciddi insani yardıma ihtiyacı var.

Burada anlatılanlar, dünyada çocukların bitmeyen çilesini temsilen, sadece birkaç ülkedeki durumun kısa bir özeti.

Ancak, hiçbir sorun çözülmez değildir. Uluslararası kurumlar sorumlulukları konusunda şimdiye kadar genellikle yetersiz kalmış olsalar da, hızlı hareket ederek kaybedilen zamanı telafi edebilirler. Her ülke için fon toplamak üzere kampanyalar düzenleyebilirler ve bu sosyal yardım programlarını desteklemeye isteksiz olanlara karşı, ilgili ülkenin ekonomik gücüyle orantılı olarak yaptırımlar uygulayabilirler.

Dünyadaki mülteciler, daha zengin ülkelere ağırlık verilerek, dünya ulusları arasında eşit ve adil bir şekilde dağıtılabilirler. İnsanlar kredi kartlarından her ay bir dolar çekilmesi gibi çeşitli ödeme planlarıyla mültecilere yardım ve destek konusunda teşvik edilebilirler. Bazı ülkelerde mültecilerin onurlu bir şekilde insanca muamele görmesini sağlamak için yasal düzenlemeler yapılabilir.

Yardım etme isteği olduğu sürece, yapılabileceklerin sınırı yoktur. Yeter ki, mevcut durumu değiştirmek için maddi çıkarlar yerine ahlaklı olanı seçelim, çocuklara ve yardımımıza ihtiyacı olan herkese yardım etmek için elimizden gelen her şeyi yapmak için bir karar verelim.

Adnan Oktar'ın The Pioneer’da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://www.dailypioneer.com/columnists/oped/unending-ordeal-of-children.html

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274176/cocuklarin-bitmeyen-cilesihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274176/cocuklarin-bitmeyen-cilesiSat, 26 May 2018 03:35:56 +0300
Hayırlarda Yarışmak

Karşılamak üzere olduğumuz Ramazan Ayı da, İslam ahlakının güzelliğinin toplumun genelinde yaşandığı, kalplerin yumuşadığı, müminlerin bu yöndeki çabalarını canlandıran mubarek bir aydır. Kuran’da Ramazan Ayı “bin aydan daha hayırlı” (Kadir Suresi, 3) olarak bildirilir. Müslümanlar bu güzel imkanı değerlendirerek her konuda eksiklerini tamamlamak, kusurlarını telafi etmek, imanlarını güçlendirmek ve ahlaklarını daha da güzelleştirmek üzere dünya ve ahiretleri açısından doğru kararlar almalıdırlar.

Müminlerin en belirgin özelliklerinden biri Kuran’ın "... Bizi takva sahiplerine önder kıl" diyenlerdir." (Furkan Suresi, 74) ayetiyle bildirdiği gibi, güzel ahlaklarıyla tüm insanlara örnek ve öncü olmayı istemeleri ve bunun için ciddi çaba harcamalarıdır.

Ancak bu sorumluluğu yerine getirmek, beraberinde pek çok konuda ciddi fedakarlıkta bulunmayı da gerektirir. Örneğin kişiler, kendi sorunları ya da ihtiyaçlarıyla değil, öncelikli olarak diğer insanların ihtiyaçlarıyla ilgilenecek, onların karşılaştıkları sorunlarına çözüm bulmaya çalışacaklardır. Ellerindeki tüm imkanları bu amaç için seferber edeceklerdir. Gerektiğinde zorluk içerisine girmeyi göze alacak, karşılaştıkları zorluklardan dolayı yılgınlığa kapılmadan sabır ve irade göstereceklerdir.

Kuran'da tarih boyunca yaşamış olan tüm peygamberlerin ve inananların güzel ahlakı yaygınlaştırmak için ciddi bir çaba harcadıklarından bahsedilir. Bu kıymetli insanlar, bunu gerçekleştirmek için çok fazla zorlukla karşı karşıya kaldıkları halde, büyük bir şevk ve fedakarlıkla güzel ahlakı herkese öğretmeye devam etmişlerdir. Bu çabalarını ise hiç bir karşılık beklemeden yalnızca Allah'ın rızasını ve yakınlığını kazanmak için göstermişlerdir. Müslüman yaptığı fedakarlığın karşılığını yalnızca Allah 'tan bekler. Kuran'ın pek çok ayetinde peygamberlerin tüm insanlara örnek olan ihlaslı tavırları bildirilmiştir. Örneğin Hz. Nuh'un, hiçbir karşılık beklemeden, yalnızca Allah'ın rızasını gözeterek güzel ahlakı anlatması Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

Hani onlara kardeşleri Nuh: "Sakınmaz mısınız?" demişti.

"Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim."

"Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin."

"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir." (Şuara Suresi, 106-109)

"Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir... (Hud Suresi, 29)

İnsanların birçoğu, kendilerini hem dünyada hem de ahirette kurtuluşa ulaştıracak, mutlu ve güzel bir hayat yaşamalarını sağlayacak bu davete uymamakta, kendilerine anlatılanları anlamamakta direnmişlerdir. Peygamberler ve güzel ahlakı tebliğ eden diğer müminler, bu zorluğa karşı da sabretmiş, "sözün en güzelini" söyleyerek üstün bir ahlak göstermişlerdir. Hiçbir karşılık beklemeden, yalnızca insanların ahirette zorlu bir azaptan kurtulabilmeleri için ellerinden gelen her türlü çabayı göstermişlerdir. Anlatılanları ısrarla anlamamakta direnen insanlara sabırla tekrar tekrar doğruyu anlatmak, doğruyu görebilmeleri için akılcı yöntemler bulabilmek, vicdan sahibi insanların gösterebilecekleri bir ahlaktır. Kavmine yaptığı tebliği Nuh Peygamberin bu konudaki samimiyetini, fedakarlığını ve sabrını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Hz. Nuh gibi tüm peygamberler ve müminler de yaşadıkları toplumlarda benzeri olaylarla karşılaşmışlardır. Ancak bunların hiçbirinden yılgınlığa kapılmamış, imanı ve güzel ahlakı yaşamaktaki kararlılıklarından vazgeçmemişlerdir.

Kutlu Ramazan ayı inananların, tıpkı oruç ibadetinde Allah'ı razı etmek için irade kullandıkları gibi, diğer tüm ibadetler için de irade kullanmaya başlamalarına vesile olur. Bu da kişinin Allah'a daha da yakınlaşmasını sağlar. Oruç ibadetini yerine getiren bir kişi, bu bilinçle Allah’ın beğendiği ahlakı eksiksiz yaşamaya başlayabilir, davranışlarını Kuran ahlakına uygun şekilde değiştirebilir, Allah’ın emirlerini tam olarak yerine getirebilir. Rabbimiz, kullarına sayısız imkanlar lütfeden, büyük af ve merhamet sahibi olandır.

Bu karşıladığımız Ramazan Ayı da, Rabbimiz’in rahmetiyle tüm insanlar için pek çok hayra vesile olacaktır. Tüm dünyadaki Müslümanların imanda, ibadetlerinde ve güzel ahlakta derinleşmelerine, takvada ve hayırlarda yarışmaları için bir imkan oluşturacaktır.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/05/23/competing-in-and-for-good-deeds-in-ramadan/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274165/hayirlarda-yarismak-http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274165/hayirlarda-yarismak-Fri, 25 May 2018 17:50:32 +0300
Huzurlu Ramazan atmosferi dünyayı sararken

Ramazan'ın huzur dolu atmosferi bu yıl yine 23 milyon Müslüman'ın yurdu olan Rusya'da sevgiyle başladı. Her ne kadar Ramazan, Müslümanların ibadet ettiği özel bir ay olarak görünse de aslında Tek Allah'a inanan Hristiyan ve Museviler için de ayrı bir güzellik. Çok büyük kalabalığa ev sahipliği yapılan iftarlar ve bayram yemeklerinde Müslümanların yanı sıra her inançtan insan da katılımda bulunarak bu coşkuyu Müslümanlarla birlikte yaşıyor.

2015 yılının son aylarında benzer bir coşku Moskova'da yaşandı. Başkan Putin'in ev sahipliğinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da katılımıyla Moskova Merkez Camii’nin açılış günü, Moskova'da yaşayan 4 milyon Müslüman'ın yanı sıra tüm Rus halkı  için görkemli bir gündü. Putin, o açılış töreninde Kuran'da Bakara Suresi'nin 148. ayetine atıfta bulunarak "iyilik konusunda yarışmanın" öneminden bahsetmiş, Rusya'nın her zaman çok dinli ve çok milletli bir ülke olduğuna vurgu yapmıştı. Rusya'nın gücünün bu birlik ruhundan geldiğini anlatan Putin, devlet başkanı olduktan kısa bir süre sonra da Rus milli marşında manevi anlamda çok değerli değişikliklerin yapılmasına öncülük etti. Putin'den önce kutsal değerlere herhangi bir atfın bulunmadığı Rus Milli Marşına eklenen " Хранимая Богом родная земля!" (Allah tarafından korunan bu anavatan) sözleri Hristiyan, Müslüman, Musevi tüm Rus vatandaşlarının ortak kutsal değerlerini ön plana çıkardı.

Aslında Başkan Putin'in Batı'nın olağanüstü baskısına rağmen Rus halkını bir arada tutan ve bütünleştiren politikaları aynı zamanda kutsal değerlere verdiği önemde de yatıyor. Putin 2015 yılında yaptığı bir konuşmasında " farklı kültürler, gelenekler ve dinlerin karşılıklı olarak birbirini zenginleştirmesi ülkemizin her zaman ayırt edici özelliği ve gücü olmuştur." diyerek kutsal değerlerin bütünleştirici etkisinin önemini sarih olarak vurgulamıştı.

Geçtiğimiz yıl ünlü ABD'li yönetmen Oliver Stone'un başarılı belgesel dizisi Putin Interviews'da Putin'in özel hayatına dair dikkat çekici detaylar yer aldı. Bunlardan biri de Başkan Putin'in Kremlin'deki özel çalışma ofisinde yer alan büyük boy Hz. İsa tablosuydu. Putin'in, Hz. İsa (as)'a olan sevgisini, hayranlığını bu çok özel mekanda bulunan özenle hazırlanmış Hz. İsa tablosundan anlamak mümkün. Ayrıca Putin, inanca verdiği değeri, Kudüs'te kutsanan haçlı kolyesini o andan itibaren boynundan hiç çıkarmadığını anlatarak da vurguladı.

2017 yılında Moskova'daki İsa'nın Doğumu kilisesini ziyaret eden ilk Rus lider olan Putin, Hristiyan din adamlarıyla olduğu kadar Müslüman liderlerle de sık sık görüşmeler yaparak fikir alışverişinde bulunuyor. Başkan Putin, özellikle bayramlarda ve iftarlarda Müslüman liderlerle bir araya gelerek Müslümanların Rusya'nın çok uluslu toplum yapısına uygun olarak barış ve huzura önemli katkıda bulunduklarını pek çok kez dile getirdi. Türkiye ve Rusya'nın yakın ilişkilerinde de Başkan Putin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ortak paydada hareket ederek manevi değerleri ön plana çıkarmaları oldukça önemli yer tutuyor. Türkiye'de FETÖ'nün kumpasları ile bir dönem zedelenen Türkiye-Rusya ilişkileri, şu an belki de tarihinin en parlak dönemini yaşıyor. Rusya ile yapılan dev enerji projelerinin yanı sıra ticari ve askeri alandaki anlaşmalar, tarihi çok eskilere dayanan bu kadim dostluğu pekiştiriyor.

Sevgiyi ve barışı esas alan İslam dinine yönelik uzun yıllardır küresel çapta bir oyun oynanıyor. İslam’ı terörle bağdaştırma çabaları sadece Müslümanlara zarar vermekle kalmadı tüm dünyada da hem maddi hem manevi yıkıcı bir etki oluşturdu. Ancak bu yıkıcı etkiyi tedavi etmek de şu an ancak "iyilerin ittifakı" ile mümkün. İşte bu iyilik  ittifakı "her şerde bir hayır vardır" sözünün doğruluğunu bir kez daha ispatlıyor. 1.6 milyar Müslümanın aynı günde Allah'a adanmış kutsal bir ibadet olan 30 günlük oruca başlamaları tüm dünyayı saran manevi bir etki oluşturacaktır. Nefsini terbiye eden bir insanın ruhunda oluşan derinlik müthiş bir bilgeliktir. Çok büyük bir kitlenin aynı anda bu eğitimi alması, toplumun tamamına sirayet eder. O toplumda güzel ahlakın pozitif gücü baskın hale gelir ve bu etki hayatın her alanında domino taşı etkisi oluşturur ve yayılır.

Hangi dine mensup olursa olsun iyiliğin öncüsü olan inançlı insanların bu manevi güçten alacakları haz her yıl olduğu gibi bu yıl da Rusya'da düzenlenecek olan büyük iftarlarla sevgi birlikteliğine dönüşecek. Her dine her inanca mensup Rus halkının iştirak ettikleri bu iftarlarda oluşan birliktelik ruhunun, etkisi nesiller boyu devam edecek kadim dostluklara vesile olması dileğiyle.

Adnan Oktar'ın Pravda'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/society/stories/17-05-2018/140963-ramadan-0/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274161/huzurlu-ramazan-atmosferi-dunyayi-sararkenhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274161/huzurlu-ramazan-atmosferi-dunyayi-sararkenFri, 25 May 2018 14:58:12 +0300
Bilim, yeniden Yaratılış dedi

Allah’a dost olan, Allah’a bütün kalbiyle bağlı olan ve yüzleri Allah’a dönük olan tüm insanlar dünyanın aydınlık yüzüdür. Hangi inançtan, hangi dinden ve etnik kökenden olursa olsun Allah dostları dünyayı ayakta tutan güçtür. Eğer Allah’tan korkan, Allah’a boyun eğen ve O’nu her şeyden çok seven insanlar olmazsa dünya karanlığa boğulur. Yeryüzünden sevgi, dostluk, şefkat, merhamet kalkar. Dinsizliğin mutsuzluğu, karamsarlığı, zulme kapı açan yönleri dünyayı yerle bir eder.

İşte bu amaçla, Allah'ı seven ve dünyanın kötülüklere boğulmasını istemeyen insanlar tarafından, 28 Nisan 2018 tarihinde İstanbul Fairmont Quasar Otel'de, 3. Uluslararası Yaşamın ve Evrenin Kökeni konferansı kalabalık bir katılım eşliğinde gerçekleştirildi. Amerika'dan, İtalya'dan, Avusturya'dan, Almanya'dan gelen bilim insanları ve teologlar tarihi bir toplantı gerçekleştirdiler. Teknik Bilim Araştırma Vakfı, Milli Değerleri Koruma Vakfı ve Milli Değerler Vakfı tarafından düzenlenen muhteşem konferans, kainatın ve canlılığın yoktan yaratıldığı gerçeğini bilimsel delillerle tüm dünyaya ilan etmiş ve Darwinist diktatörlüğe geçiş verilmeyeceğini bir kez daha göstermiştir. 8 değerli konuşmacının kainatı ve canlılığı Allah'ın yarattığına dair gerçekleri mükemmel detaylarla anlattığı konferansta, kokteyl, iki kahve ve bir yemek molası verilmiş; oturumlar arasında İstanbul Dance Factory'nin muhteşem dans gösterisi ve Perküsyon ustası Onur Seçki'nin olağanüstü performansı izleyicileri büyülemiştir. 3. Uluslararası Yaşamın ve Evrenin Kökeni konferansı, sadece içerdiği konular ve mükemmel organizasyonla değil, aynı zamanda konferansa katılan seçkin, modern ve bir o kadar da gösterişli konuklarla dikkat çekmiştir. Bilim, siyaset, sanat çevrelerinden konferansa izleyici olarak katılan konuklar, organizasyonun mükemmelliğini her fırsatta dile getirmişlerdir. Konferans salonu yaklaşık 500 konuğu ağırlamıştır.

Konferans sırasında değerli bilim insanları pek çok önemli konuyu dile getirmişlerdir: Dr. Bijan Nemati evrendeki ayrıcalıklı yerimizi tarif ederken; Profesör Ken Keathley, Yaratılışın İncil'de geçen yedi gününü anlatarak genç dünya yaratılışçılığı anlayışının yanlışlığını vurgulamıştır. Dr. Fazale Rana, insan genomunun özel olarak şifrelendiğini detaylarıyla anlatırken; Sn. Anna Manja Larcher, sevgi ve şefkatin evrimle açıklanamayacağını göstermiştir. Profesör David Snoke, Yaratılışa yaratılış diyemeyip "akıllı tasarım" yakıştırması yapanların izahlarındaki çelişkileri ortaya koymuş; Sosyolog Fabrizio Fratus, evrimin bilim değil, sadece bir ideoloji olduğunu göstermiştir. Dr. Oktar Babuna, Kuran'ın evrime değil yaratılışa işaret ettiğini açıklarken; Profesör Hans Koechler, monoteizmi ve bir arada var oluşun anlamını analiz etmiştir.

Böylesine seçkin ve büyük uluslararası bir organizasyonun gerçekleştirilmesinin elbette önemli bir sebebi var:

Dünya, tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar kana boğulmuş durumda. İnsanlar korku ve endişe içinde yaşıyorlar. Dünyada savaşın değmediği bir avuç ülke kaldı ama o ülkeler de terör belasıyla mücadele ediyor. Dünyanın üzerinden mutluluk, sevinç, neşe, huzur adeta kalkmış durumda. İnsanlar gergin, endişe içinde ve huzursuz yaşıyorlar.

Ama ne yapacaklarını, bu gidişatı nasıl durduracaklarını bilemiyorlar. Savaşları başlatan, kötülüğü bir şekilde organize edip yayan gücün karşısında kendilerini aciz hissediyorlar. Kendilerine bir yardım eli uzanmasını bekliyorlar.

İşte burada, Allah dostları devreye girmek ve sorumluluklarını yerine getirmek zorundalar. İnançsızlığın meydana getirdiği karanlık bulutu, dünyanın üzerinden dağıtmak; aydınlık, ışıl ışıl, sıcak ve huzur dolu günlere kavuşabilmek için kuvvetli bir rüzgar olmak zorundalar.

3. Uluslararası Yaşamın ve Evrenin Kökeni konferansında, işte tam da bu nedenle, bu kalbi taşıyan insanlar bir araya geldiler. Dünya çapında oynanan ve materyalist diktatörlük tarafından oynanan sinsi oyun bozuldu. Şiddet, ayrılık ve kavga isteyenlere önemli bir cevap verildi; belaların kaynağının Darwinizm olduğu gösterildi.

Bu konferansın başarısı bununla sınırlı değildir.

3. Uluslararası Yaşamın ve Evrenin Kökeni konferansı, Mormonu, Müslümanı, Katoliği, Evanjeliği ve Presbiteryanı bir araya getirmiş bir konferanstır; farklı milletler, farklı dinler aynı ortamda ağırlanmıştır. Ortak bir dil kullanılmış; tüm alemleri yoktan yaratanın Yüce Allah olduğu ilan edilmiştir. İttifakın, dostluğun, dayanışmanın güzelliği gösterilmiştir.

Şu bir gerçektir ki, kötülerin düzeni ne kadar büyük olursa olsun, iyilerin, doğruların, haklıların ittifakı mutlaka galip gelecektir. Nefret ile değil, samimiyet ve sevgi ile yaşamak mümkündür ve bu gerçek, söz konusu konferanslar vesilesiyle bütün dünyaya gösterilmelidir. Sevgi dünyadaki en muhteşem değerdir ve sevginin, araya hiçbir art niyet dahil etmeden, çıkar peşinde koşmadan, tuzak kurmadan dürüst ve samimi şekilde yaşanabileceği gösterilmelidir. Söz konusu konferans, bu sevgi ve dayanışma ruhunun tezahür ettiği nadir toplantılardan biridir.

3 yıldır geleneksel olarak düzenlenen Uluslararası Yaşamın ve Evrenin Kökeni konferansı, dünyaya sevgi ve birlik getirmek için gerçekleşen muhteşem bir etkinlik olmuştur. Bu güzel çaba, her yıl artarak devam edecektir. Sürekli nefret, öfke, ölüm ve korku ile çalkalanan dünyanın artık sevgiyi, ittifakı, güzel bir geleceği duymaya ihtiyacı vardır. Her şeyin tesadüfen meydana geldiğine inandırılan toplumların, artık bu aldanıştan kurtulmaları gerekmektedir. Tesadüf inancının boşluğu içinde ümitsizliğe düşen insanlar, artık Allah'a dayanıp güvenmenin güzelliğini yaşayacaklardır. Bu gerçeği bilimsel ve dinin modernliği ve sevecenliği içinde göstermek, dünyada yeni ve güzel çığırların açılmasına vesile olacaktır.

Adnan Oktar'ın Pravda (Rusya) ve News Rescue'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/science/earth/14-05-2018/140947-creation-0/

https://newsrescue.com/science-has-once-again-declared-we-were-created/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274011/bilim-yeniden-yaratilis-dedihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/274011/bilim-yeniden-yaratilis-dediSat, 19 May 2018 02:40:38 +0300
Bize daima geri dönen suHayatımızın en önemli ihtiyaçlarından biri olan suyun oluşabilmesi için hidrojen ve oksijen atomlarının çarpışmaları gerekmektedir. Yeryüzü, bu çarpışmaya olanak verecek ısı ve enerji seviyesine sahip değildir. Ancak su, Dünya’nın oluşumu sırasında bir defaya mahsus olarak meydana gelmiştir ve aynı su, arınmış hali ile bize sürekli olarak sunulmaktadır.

Allah insana birçok konuda bilgi ve imkan vermiştir. Örneğin günümüzdeki teknoloji sayesinde, pek çok şeyin oluşumu laboratuvar ortamında izlenebilir. Ancak öyle temel olaylar vardır ki, bunların oluşumunu insanlar ne laboratuvarlarda izleyebilir, ne de bunu sağlayabilirler. Bu büyük nimet, dünyanın büyük bir kısmını kaplayan ve en temel ihtiyaçlarımızdan biri olan "su"dur. Su, Dünya'nın oluşumu sırasında bir defaya mahsus olarak oluşmuş, ardından oluşum devresi son bulmuştur.

Havada serbest halde dolaşan iki molekül olan Hidrojen ve Oksijen gazının bir araya gelerek suyu oluşturabilmeleri için atomlarının çarpışmaları gerekmektedir. Çarpışma sırasında hidrojen ve oksijen moleküllerini oluşturan bağlar zayıflar ve bu molekülleri oluşturan atomlar yeni bir molekül olan suyu (H2O) meydana getirmek üzere birleşirler. Söz konusu çarpışma ancak çok yüksek bir sıcaklıkta ve yüksek bir enerji seviyesinde meydana gelmektedir. Şu anda yeryüzünde suyun oluşumuna olanak sağlayacak kadar yüksek bir ısı yoktur.

Bu nedenle suyun oluşumu imkansızdır. Dünya'da var olan su, Dünya'nın oluşumu sırasındaki yüksek sıcaklık sonucunda oluşan sudur.

 


Bu suyun miktarında hiçbir zaman bir değişme olmaz. İçtiğimiz, kullandığımız, yaşamımızın bir parçası olan su her zaman aynı sudur. Yeryüzündeki su döngüsü sebebiyle buharlaşan sular, yepyeni tazelenmiş olarak bulutlardan bize geri dönerler. Allah bu gerçeği ayetleriyle haber vermiştir:

Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? (Vakıa Suresi, 68-69)

Eğer Allah yeryüzünde hazır olarak var ettiği suyu kurutup giderse, onu geri getirmeye güç yetirebilecek hiçbir varlık yoktur. Eğer Allah bulutlara çektiği suyu bir daha indirmese, onu yeryüzüne geri indirebilecek bir güç yoktur. Nimetlerin tümü Allah'tandır. İnsana sürekli olarak ikram edip sunan, yoktan var eden, üstün güç sahibi olan Yüce Allah'tır.

Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz Biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz. (Müminun Suresi, 18)
 

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/273584/bize-daima-geri-donen-suhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/273584/bize-daima-geri-donen-suSun, 06 May 2018 17:24:02 +0300
Savaşları haklılaştırmaya çalışmak barış getirmez

İnsanlık tarihi savaşlar nedeniyle yaşanan büyük yıkımlar ile dolu. I. Dünya Savaşı'nda ölen 9,5 milyon kişinin %95'i asker, %5'i sivildi. II. Dünya Savaşı'nda ise ölen insan sayısı tam 65 milyondu. Üstelik ölenlerin %33'ü asker iken %67'si sivillerden oluşuyordu. II. Dünya Savaşı’nda savaş araç gereci ve silah için yapılan harcamaların en az 1,154 trilyon ABD doları düzeyinde olduğu tahmin ediliyor. Bu silahların yol açtığı yıkımın bedeli ise bu rakamdan çok daha büyük. 

Savaşların yıkıcı etkisini en aza indirmek isteyen bir grup siyasetçi, düşünür akademisyen ve diplomat savaş ilkeleri ve savaş hukuku konusunda yoğun bir çalışma yürütmüştür. Sonuçta savaşın amacının barış ve adaleti sağlamak olması gerektiği fikri ortaya çıkmıştır. Böylece amaç ve yürütülüş bakımından bazı kriterlere bağlanmış ve “haklı olduğu kabul edilen bir savaş anlayışı” oluştu. Bugün “Haklı Savaş” olarak isimlendirilen bu anlayış hem savaşa başvurmanın nedenlerini hem de savaşın idaresini çeşitli ilkelere bağlamıştır. Bu ilkelerden bazıları şöyledir:

- Savaşın haklı bir nedeni olmalı; Savaşın amacı, maruz kalınan bir haksızlığı gidermek olmalıdır.

- Şiddet içermeyen tüm seçenekler denenmiş olmalı ve savaş son seçenek olarak görülmelidir. 

- Bir saldırıya karşı yürütülecek savaş orantılı olmalıdır. Örneğin bir sınır ihlalinin karşılığı topyekûn işgal olmamalıdır.

- Savaşta, savaşanlar ve savaşmayanlar ayrımı kesin olarak ayrılmalı sivil kayıpları önlenmelidir.

- Savaşta insaniyet kaybedilmemelidir, yani esirlere şiddet uygulanmamalıdır. (Bu ilke günümüz Savaş hukukunun esasını oluşturmaktadır).

- Savaş, meşru bir otorite yani egemen bir devlet tarafından yürütülmelidir.

Bu ilkeler  tasdik görmesine rağmen yakın tarihe bakıldığında tam anlamıyla uygulandığını söylemek pek mümkün değil. Örneğin Nazi Almanya’sına karşı yürütülen savaş her ne kadar haklı gerekçelere dayanıyorduysa da, İngilizler hiçbir askerî önemi olmayan Dresden gibi Alman şehirlerine karşı ağır hava bombardımanı uygulamıştır. İngiliz ordusu Dresden’de gerekçesiz olarak 200 bin sivili öldürmüştür. Aynı şekilde Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları ise 132 bin sivilin ölümüne sebep olmuştur.

Aradan geçen 50 yıla ve kuruluşundan itibaren savaşa yol açabilecek anlaşmazlıkları çözmeyi hedefleyen BM’nin varlığına rağmen savaşların getirdiği haksız ve büyük yıkımlar durdurulamamıştır. Bunda özellikle bazı ülkelerin haklı gerekçelerle savaşmaya mecbur kalmak yerine, savaşmak için gerekçe üretme çabası önemli yer tutmaktadır.

Sözgelimi 11 Eylül saldırılarından sonra El Kaide’yi cezalandırma amacıyla terörist sivil ayrımı yapmadan tüm Afganistan’a saldırmayı  makul görmek imkânsızdır. Öncelikle saldırı BM onayı ile gerçekleşmemiştir. Ekim 2001'den Amerikan askerlerinin Afganistan'dan ayrıldığı Nisan 2014'e kadar Afganistan'da yaklaşık 1 milyona yakın kişi hayatını kaybetmiştir. Ölenlerin büyük çoğunluğu sivildir. Müdahale Afganistan’ı daha da istikrarsız hale getirmiş, geride yıkılmış, talan edilmiş, milyonlarca insanı mülteci konumuna gelmiş bir ülke kalmıştır. Üstelik, hedef olarak ortaya konulan; “El Kaide’nin etkisiz hale getirilmesi” diye bir şey de söz konusu olmamıştır. Tam tersine El Kaide uzantısı çok sayıda gaddar ve zalim örgüt ortaya çıkmış, terör Afganistan’dan Libya’ya kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.

Benzer bir durum Irak’ta da yaşanmıştır. İşgalini öncesinde öne sürülen Irak’ta kimyasal silahların olduğu iddiasının gerçek olmadığı ortaya çıkmıştır. İşgal sonrası Irak’ta 2 milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Her iki savaştan sonra gerek Ebu Gureyb Hapishanesi’nde gerekse Guantanamo’da tutulan kişilere savaş hukuku ile uyuşmayan ağır işkenceler uygulanmıştır. Bugün Irak’ta halen istikrar tam anlamıyla sağlanamamış, terör Suriye’ye de sıçrayarak sırf Suriye’de 700 binden fazla insanın hayatını kaybettiği bir savaşı tetiklemiştir.

Görüldüğü gibi, Ortadoğu’da peşi sıra gerçekleşen müdahaleler bölgeye barış ve istikrar getirmemiş bilakis bölgede radikal hareketlerin artarak güçlenmesine yol açmıştır. El Kaide’yi şiddet yüklü yöntemlerle yok etme girişimi sonunda IŞİD, Boko Haram ve El Nusra gibi yeni örgütleri doğurmuş ve bugüne kadar çözülemeyen bir şiddet sarmalına sebep olmuştur. Gelinen aşamada bazı Müslümanlar arasında Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Yemen’de ya da Suriye’deki müdahaleler ile bir şiddet hareketinin değil İslam’ın yok edilmesinin hedeflendiği algısı oluşmuştur. Bu algı, bir dizi yeni savaşı tetikleme riskini de beraberinde getirmektedir.

Ortadoğu toplumlarının içinde radikal grupların oluşması ve bir kısım bahanelerle bu ülkelerde işgallerde bulunulmasının en temel sebebi, radikal zihniyetin güç aldığı hurafeci anlayışın bu coğrafyada yaygın şekilde görülmesidir. Kadının büyük ölçüde ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğü, milli bilincin tam olarak yerleşmediği ülkeler genellikle hep başka mihrakların hedefi olurlar. Bilimde ve sanatta geri kalmış, baskıcı yöntemlerle özgürlükleri kısıtlamış devletler, genellikle isyanlar, işgaller ve sömürüler için hedefte olurlar. Çünkü söz konusu mihraklar, bu ülkelerdeki halkı kışkırtılmaya daha müsait görürler. Gerçekten de bütün bu sebeplerden dolayı, hedeflerinde kirli bir başarı sağlarlar.

Peki bu risk nasıl ortadan kaldırılabilir? Öncelikle yapılması gereken, bağnaz İslam anlayışının savunduğu değerlerin Kuran ile uyuşmadığının İslam coğrafyasının tamamında anlatılması, kapsamlı ve hızlı bir eğitim politikasına gidilmesidir. İslam eğitimi veren kurumlarda, hurafelerden arındırılmış, dolayısıyla sadece Kuran'a dayalı bir eğitim olmalı; halkın geri kalan kesimine de Kuran'daki İslam'ın radikalizm ile hiçbir şekilde bağdaşmadığı izah edilmelidir. Bu, sadece radikalizm tehlikesini ortadan kaldırmakla kalmayacak, aynı zamanda İslam coğrafyasına –Kuran'da yani İslam'ın özünde anlatıldığı gibi- barışçıl, demokratik, laik, hürriyet yanlısı bir anlayışın yerleşmesini sağlayacaktır. Radikalizmin ve terörist grupların güçlenmesinin önüne geçmenin tek yolu budur.

Bunların sonrasında ise Ortadoğu'da ve Avrupa'da yaşayan Müslümanların sosyal ve ekonomik koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan bir seferberlik başlatılmalıdır. Bu seferberliğe İslam'ın radikalizm anlamına gelmediği, dolayısıyla Müslümanın potansiyel terörist olarak değerlendirilmemesi gerektiği mesajı eşlik etmelidir. Avrupa'da devlet yetkililerinin Müslümanlara ikinci sınıf vatandaş gibi muamele etmesine engel olunmalı, Müslümanları zorlayıcı veya baskı altına alan yasal düzenlemeler kaldırılmalıdır.

Eğer bütün bunlar dikkate alınmaz ve bildik, sonuç vermeyen savaşları (sözde) haklılaştırma politikalarında ısrar edilirse, radikalizm daha güçlü beslenecek ve Ortadoğu'da daha şiddetli yeni savaşlar cereyan edecektir.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/04/25/justifying-wars-never-brings-peace/

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/273332/savaslari-haklilastirmaya-calismak-baris-getirmezhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Makaleler/273332/savaslari-haklilastirmaya-calismak-baris-getirmezThu, 26 Apr 2018 00:38:48 +0300