GIRIS2.HARUNYAHYA.COMhttp://giris2.harunyahya.comgiris2.harunyahya.com - Belgesellerden Seçme Bölümler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 giris2.harunyahya.com 1GIRIS2.HARUNYAHYA.COMhttp://giris2.harunyahya.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Yağmurun Bilinmeyen FaydalarıYağmurun Bilinmeyen Faydaları

 

Her yıl yaklaşık 5005 kilometreküp su yeryüzüne düşer ve aynı miktarda su da buharlaşır. Yağmur yeryüzündeki hayatın varolması için gerekli olan su döngüsünün en önemli elemanlarından biridir ve yeryüzündeki taze suyun ana kaynaklarının başında geliyor. Hidroelektrik santrallerinden ürünlerin sulanmasına kadar birçok yönden bizim temel su ihtiyaçlarımızı karşılar.

 

Yağmurun saymakla bitiremeyeceğimiz birçok faydası vardır. Herşeyden önce yağmur tüm canlılığın temel ihtiyacı olan temiz suyun ana kaynağıdır. Yolları temizler, yıkar, su kaynaklarını doldurur, havayı nemlendirir, ekinleri, ormanları ve insanın erişemediği daha nice yerlerdeki bitkileri ve ağaçları sular. Güneşten ısınan havayı soğutur, tatlı su kaynaklarının kurumasını engelleyerek bu kaynaklardaki balık ve diğer canlıların yaşamlarını sürdürmelerini sağlar. Yağmur ayrıca bir enerji kaynağı olarak da kullanılır. Hidroelektrik üretiminde yağmur suları büyük rol oynar. Yüce Rabbimizin belli bir miktar suyu gökten indirmesi, bu suyun içilebilecek tadda olması, ölü toprakları canlandırması şüphesiz O'nun bize verdiği büyük bir nimettir.

 

“Görmüyor musun; gerçekten Allah, gökyüzünden su indirdi de onu yerin içindeki kaynaklara yürütüp-geçirdi. Sonra onunla çeşitli renklerde ekinler çıkarıyor. Sonra kurumaya başlar, böylece onu sararmış görürsün. Sonra da onu kurumuş kırıntılar kılıyor. Şüphesiz bunda, temiz akıl sahipleri için gerçekten öğüt alınacak bir ders (zikr) vardır.” (Zümer Suresi, 21)

 

Yağmurun bitki örtüsünü besleyici özelliği

 

Yağmurun, canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyacı olan suyu yeryüzüne bırakmasının yanında bitkileri besleme özelliği vardır.

 

"...Biz gökten tertemiz bir su indirmekteyiz. Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için." (Furkan Suresi, 48-49)

 

Yağmur suyu aslında damıtılmış sudur. Su döngüsü içinde su okyanuslardan ve denizlerden atmosfere ulaşıp yağmur ve kar olarak tekrar yeryüzüne dönerken aslında tamamen temizlenmiş ve damıtılmış olur. Peki bu durumda bu damıtılmış su nasıl bitkiler için besin kaynağı olabiliyor?

 

Yağmur suyunun içeriği yeryüzüne düşerken atmosferde asılı olan çok küçük maddeleri toplayarak ve atmosferdeki gazları çözerek zenginleşir. Bu yüzden yağmur suyunun yeryüzüne düştüğü anda bitkiler için faydalı olan mikro besinler ve çözünmüş azot yani nitrojen içerdiğini söyleyebiliriz.

 

Nitrojen bitkilerdeki yemyeşil yaprakların gelişmesi için gerekli olan en önemli maddelerden biridir. Ancak nitrojenin birçok şekli bitkiler tarafından emilemez. Bitkiler tarafından en kolay kullanılabilen nitrojen bileşiği nitratlardır. İşte yağmur suyunda da bu bileşik bulunur. Yani bitkilerin beslenmesi için azotun en uygun hali. Yağmur, içindeki bu besin içeriğiyle kurumuş bitkiler ve çimenler için adeta canlandırıcı bir serum gibidir. Kuran'da Allah yağmurun ölü bir beldeyi diriltme işlevine birçok ayette dikkat çeker:

 

"Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik." (Kaf Suresi, 9)

 

Ayrıca yağmur suyunun ph derecesi 5-7 arasındadır. Yani hafif asidiktir. Bu aralık bitkilerin besin emilimi açısından idealdir. Örneğin bitkilerinizi ph derecesi 7'nin üstünde olan musluk suyuyla sularsanız besin kilitlenmesi olarak isimlendirilen bir problemle karşılaşabilirsiniz.

 

Yağmurun çok da bilinmeyen başka yönleri de vardır.

 

Güzel bir parfüm: Yağmur

 

Yağmurun kokusu aslında yoktur ancak hepimiz yağmur kokusu dediğimizde burnumuz aynı ferah kokuyu alır. Peki bu koku aslında nedir?

 

Yağmur kokusu dediğimiz “geosmin” isimli bir maddedir.  Geosmin toprakta bulunan bir bakteri olan aktinomisetler tarafından salgılanır. Yağmur yağdığında bu madde havaya yayılır ve böylece yağmur kokusu diye bildiğimiz o hoş kokuyu duyarız.

 

Yağmur sonrası bir koku olduğu gibi bazen yağmurdan önce de havada bir koku olabilir. Bilhassa fırtınalı havalarda yıldırımlardan boşalan elektrik yükleri havadaki diatomik oksijeni yani iki atomlu oksijen molekülünü ayırır ve oksijen tek atomlu hale gelir. Tek atomlu oksijen daha sonra diğer iki atomlu moleküllere bağlanarak üç atomlu oksijen molekülünü yani ozonu oluştururlar. Ozonun klor veya kıvılcım kokusuna benzeyen kendine has keskin bir kokusu vardır. Bu belirgin ozon kokusu sayesinde bir fırtınanın yaklaşıyor olduğunu anlayabiliriz.

 

Negatif iyonların pozitif etkisi

 

Şehir hayatının sağlığımız üzerindeki etkileri çok konuşulur. Peki şehir hayatı niçin sağlık üzerinde olumsuz bir etki oluşturuyor?

 

Hava kirliliği şehir hayatının olumsuzluklarının başında geliyor. Hava kirliliği havadaki oksijen moleküllerinin elektron kaybederek pozitif yüklü hale gelmesine yol açıyor. Ayrıca sigara, zararlı gazlar, elektrik hatları, uydu, televizyon, bilgisayar, cep telefonu, klimalar gibi şehir hayatının vazgeçilmezleri de pozitif iyonlar üretir. Bu üretilen artı iyonlar akciğerlerimizin derinliklerine kadar iner. Alerji, nefes darlığı, dermatolojik hastalıklar, mikrobik enfeksiyonlar, uykusuzluk, zihinsel yorgunluk, kas yorgunluğu gibi olumsuz etkileri olur, bağışıklık sistemimizi zayıflatır, yaşlanmayı hızlandırır.

 

Bu pozitif iyonların olumsuz etkilerini yok edecek şey ise tabii ki havadaki negatif iyonların bulunmasıdır. Negatif iyonların alerji, nefes darlığı gibi rahatsızlıkların giderilmesinde olumlu etkileri vardır. İşte bu sağlığımızı iyi eden negatif iyonlar yağmur ile doğal olarak oluşurlar. Yağmurdan sonraki ferah, dinlendirici hava bu eksi iyonların yoğunlaşmasıyla oluşur. Negatif iyonlar tatsız ve kokusuzdurlar. Gözümüzle göremesek de yağmur varken sürekli negatif iyonları soluruz. Negatif iyonlar kan akışına karıştığında çeşitli biyokimyasal reaksiyonlar üretmeye başlarlar ve bu şekilde vücuttaki pozitif iyonların etkileri engellenmiş olur.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269955/yagmurun-bilinmeyen-faydalarihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269955/yagmurun-bilinmeyen-faydalarihttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Goklerdeki_Su_A9TV_yagmur_11.jpgMon, 29 Jan 2018 09:28:54 +0200
Göklerdeki su - sonuçYaşam için en büyük ihtiyaç olan su insanlara Allah tarafından hazır olarak sunulmuştur. Suyun oluşumunu bir laboratuvarda izleyemez, onu oluşturamayız. Su dünyanın oluşumu sırasında bir defaya mahsus olarak meydana gelmiş ve canlılara sunulmuştur. O zamandan bu zamana canlı yaşamının devamını sağlayan su molekülleri, aynı su molekülleridir.

 

Yeryüzündeki milyonlarca çeşit canlı bu su sayesinde hayatlarını sürdürür. Yaşam için gerekli olan dengeler de suyun varlığı sayesinde devamlılığını korur. Rabbimiz bizlere nimet olarak sürekli göklerden tertemiz su indirir ve kupkuru topraklardan yeniden hayatı başlatır. Tıpkı bizim de öldükten sonra tekrar diriltilip çıkartılacağımız gibi.

 

Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'dirilttik (ve her yanına yeniden hayat) yaydık'; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız. (Zuhruf Suresi, 11)

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269954/goklerdeki-su---sonuchttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269954/goklerdeki-su---sonuchttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Goklerdeki_Su_A9TV_sonuc_16.jpgMon, 29 Jan 2018 09:24:57 +0200
Kışın kar yağmasaydı ne olurdu?Kışın kar yağmasaydı ne olurdu?

Kış günlerindeki yoğun kar yağışları hem doğada hem de şehirlerde harika manzaralar oluşturur. Bu bembeyaz örtü, kuşkusuz herkes tarafından çok beğenilir. Karın bu estetik yönü, ağaçların ve tüm yeryüzünün karla birlikte büründükleri bu güzellik gerçekten muhteşem.

 

Kar buz kristallerinden oluşan bir yağış çeşidi. Buz kristalleri 0°C'nin altında su buharının yoğunlaşmasıyla oluşur. Kar aslında elmas gibi, tuz gibi bir mineraldir. Her bir kar tanesinde muhteşem bir simetri ve altın oran vardır.

 

Bir kar tanesi küçük bir toz zerresi etrafında oluşmaya başlar. Oluşan bu kristal gitgide büyür ve köşelerinden  küçük kollar belirir. Hava soğudukça bu kolların büyümesi biraz daha hızlanır. Hava değişimlerine maruz kaldıkça, oluşan bu yapı üzerinde kılcal uzantılar gelişir. Kar çevreye savruldukça ve değişik koşullara maruz kaldıkça bu yapılanma devam eder ve her koşula uygun farklı bir özellik kazanmaya başlar. Bir kar tanesindeki kollar aynı aşamaları yaşadığından bütün kollar birbirine benzer ve son derece kompleks bir yapı meydana gelir. Meydana gelen altı kollu kar tanesinde altının katlarına bağlı bir simetri oluşur ve kristal üç boyutlu yapısını kazanır. Meydana gelen bu simetrik yapı adeta bilgisayarlı ölçümlerle tespit edilmiş, ince ince hesaplanmış bir geometriyi ortaya koyar. Asıl ilginç olan birbirinin aynısı olan bir çift kar tanesi bulmak oldukça zordur.

 

Kar taneleri Allah'ın üstün yaratma sanatından sadece bir tanesi. Bilmediğimiz ve faydalarını pek düşünmediğimiz kar, aslında birçok yönden çok büyük bir nimet.

 

İzolasyon battaniyesi

Kar bir örtü görevi görür, toprak için yalıtım sağlar. Çok iyi bir izolasyon malzemesidir. Kar taneciklerinin çapları 2-4 milimetre, ağırlıkları ise sadece yaklaşık olarak 1000'de 5 gramdır. Havanın gösterdiği direnç sebebiyle süzülerek yere inerler. Bu inme sırasında tanecikler birbirlerini ittiklerinden birbirlerine değmez ve yapışmazlar.

 

Kar, henüz düşmüşken yüzde 90 ile 95 kadarıyla havadır. Bu sayede toprağın üstünü kapladığında atmosfer ile toprak arasındaki ısı akışı büyük ölçüde azaltılmış olur ve toprağın soğuyup donması engellenir. Örneğin -8°C havada kar bitkilerin üzerinde ince bir hava tabakası bırakarak toprak yüzeyini 0°C olacak şekilde örter. Eğer kar olmasaydı dondurucu soğuk toprağın derinlerine kadar nüfuz eder ve toprak donardı. Bu da en ufacık bir kar yağışında tüm ağaçların ve çalıların köklerinin çürümesi anlamına gelirdi.

 

Karın yalıtım özelliği ayrıca bitkilerin nem oranlarını kış boyunca korumak için de önemlidir. Bitkilerin soğanlarını donmaktan korur. Kış ortasında bile olsa bitkilerin topraktan gelecek neme ihtiyaçları vardır. Eğer toprak karla örtülü olmasa hava sıcaklığındaki en ufacık bir değişiklikte toprağın yüzeyinde don olacak ve bu da bitkilerin susuz kalmasına, kurumasına ve köklerinin kırılmasına neden olacaktı. Ancak kar bir battaniye görevi görerek toprağı donmaktan korur ve bitkilerin de ihtiyacı olan nemi almalarını sağlar.

 

Kar: Toprak için su ve besin

Karın sadece bir örtü gibi toprağı sarması değil, bir anda suya dönüşmek yerine zaman içinde eriyerek su halini alması da yine Allah'ın çok büyük bir nimetidir. Kış boyunca toprak ve bitkileri donmaktan koruyan kar, ilkbaharda sıcaklığın artmasıyla eriyerek nehirlere ulaşır. Bitkilerin suya gereksinim duyduğunda bahar mevsiminde bir depo vazifesi görür. Tam uygun zamanda ve yavaş yavaş olan kar erimeleri bitkilerin gelişimi için çok önemlidir.

 

Kışın yağan karın 4'te 3'ü baharda bile yüksek bölgelerde kalır. Böylece yaz kuraklığına karşı da toprağı ve bitkileri korumuş olur. Yavaş yavaş eriyen kar bitkilere ihtiyaç duydukları nemi sağlar. Bu yönüyle kar ayrıca su rezervlerini de yeniler. Kar sayesinde barajlar dolar ve enerji olarak bize döner. Bahar aylarında karın erimesiyle birlikte karda bulunan amonyak toprakta kalır. Bu amonyak azot bakterileri tarafından kalsiyum nitrat gibi azot tuzlarına çevrilerek bitkiler için hayati bir ihtiyaç olan azotu karşılar. Ayrıca kar suyu topraktaki potasyum, kalsiyum, demir gibi mineralleri de çözerek bitkilerin beslenmesini sağlar.

 

Allah'ın gökyüzünden su indirdiğini görmedin mi? Böylece biz onunla, renkleri değişik olan meyveler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı renkleri değişik ve siyah yollar (kıldık). (Fatır Suresi, 27)

 

Atmosfer bakımı ve hava temizliği

Kar, atmosfer temizliğinde de görev alır. Havada asılı toz parçacıkları üzerinde bakteri ve mikroplar bulunur. Kar yağışı bu toz parçacıklarını toprağa indirerek havanın temizlenmesini sağlar. Toz parçacıkları toprağa inince üzerlerindeki bakteri ve mikropların hava moleküllerinin aracılığıyla taşınması bu vesileyle engellenmiş olur.

 

Son zamanlarda yapılan araştırmalarda karın egzoz gazları ve çeşitli aerosol maddelerini hapsettiği ve bilhassa sanayi bölgelerinde endüstriyel kirliliği çok hızlı bir şekilde düşürdüğü gözlemlenmiş. Bugün kanser, akciğer ve kalp rahatsızlıkları gibi birçok hastalığın hava kirliliğinden kaynaklandığı düşünülecek olursa karın yağması Allah'ın çok büyük bir nimetidir.

 

Kutuplarda kar

Kutuplarda yaşayan birçok canlı için kar, aynı zamanda mükemmel bir kamuflaj görevi görür. Kutup tilkisi, kutup ayısı, kutup tavşanı gibi pek çok canlı karla kaplı ortamlarda yırtıcılara farkedilmeden rahatlıkla dolaşabilirler.

 

Karın ses iletimi de çok önemli bir özelliğidir. Antarktika'da sert ve düz kar tabakası ses dalgalarının çok verimli bir şekilde iletilmesini sağlar. Bazı araştırmacılar 1.5 kilometre öteden bile insan sesi duymanın mümkün olabildiğini göstermiştir. Bu çok önemlidir. Çünkü kutup bölgesinde yaşayan birçok canlı için sürülerini bulmak, avlarını tespit etmek ya da can güvenliklerini sağlamak için karın sesi iletme özelliği hayatidir. Kar aynı zamanda geceleri ay ışığını çok iyi yansıtır. Karla kaplı bölgeler ay ışığı altında bile normal zamanlara göre çok daha aydınlık olur. Bu da birçok canlının gece çevresini çok daha iyi görebilmesini sağlar.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269953/kisin-kar-yagmasaydi-ne-olurduhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269953/kisin-kar-yagmasaydi-ne-olurduhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Goklerdeki_Su_A9TV_kar_20.jpgMon, 29 Jan 2018 09:21:02 +0200
Su, milyonlarca yıldır gökyüzü ile yeryüzü arasında sürekli dolaşır Su, milyonlarca yıldır gökyüzü ile yeryüzü arasında sürekli dolaşır

Su, dünyada en çok bulunan madde. Yeryüzünde nereye bakacak olsanız orada mutlaka su görürsünüz. Çok uzağa da gitmenize gerek yok, kendi bedeninizin bile yüzde 70'i sudan oluşur. Tüm canlıların bedenlerinin büyük bölümü sudan oluşur. Yeryüzündeki yaşamın varlığı işte bu suya dayalıdır.

Görmedin mi, Allah, gökten su indirdi, böylece yeryüzü yemyeşil donatıldı. Şüphesiz Allah, lütfedicidir, her şeyden haberdardır. (Hac Suresi, 63)

Dünya yüzeyinin büyük bölümü sularla kaplıdır. Okyanuslar ve denizler yeryüzünün dörtte üçünü oluşturur. Öte yandan karalarda da sayısız göl ve nehir vardır. Yüksek dağların zirvelerini kaplayan kar da sudur. Ancak yeryüzündeki su miktarının yüzde 97'si tuzludur ve canlılar tarafından içilemez. Tatlı suyun yüzde 75'i ise kutuplarda katı durumda hapsolmuştur. Yeryüzünde bulunan suyun sadece yüzde 1'i içilebilir ama bunun çoğu da ulaşılamayan derinliklerdeki yeraltı sularıdır. Canlıların içebileceği bu az miktardaki tatlı su sürekli kullanılır. Ancak hiçbir zaman bitmez, devamlı yenilenir. Dünyadaki suların yüzde 97'sini oluşturan tuzlu sular buuharlaşır, bulutlarda birikir ve sonra yağmur ve kar olarak yağar, tertemiz tatlı su şeklinde bize geri döner. Allah böyle muhteşem bir su arıtma sistemiyle tüm canlıların ihtiyacı olan temiz suyu bizlere vermiştir. Bu gerçek ayette şöyle haber verilir:

Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 68-70)

Milyonlarca yıldır su gökyüzü ve yeryüzü arasında sürekli dolaşır. Buz halinden sıvı hale, sıvı halden buhar haline dönüşür. Bu hareket kesintisiz ve çok hassas bir dengede devam eder. Allah bizler için gökyüzünden tertemiz su indirir.

Su döngüsü içinde gökyüzü suyun ana geçiş yoludur diyebiliriz. Atmosferde her zaman su vardır. Ama çoğu zaman biz bu suyu göremeyiz. Havada asılı çok küçük damlacıklar halindedir. Aslında bunlara su damlası yerine nem yüklü tanecikler ya da su buharı demek daha doğru. Bunlar denizlerden ve okyanuslardan buharlaşır, genleşir, havada yüzerler. Yükselen hava akımlarıyla daha yukarıya çıkabilirler. Yükseklike beraber hava soğur, basınç azalır. Soğudukça hava yoğunlaşır ve çok küçük damlalara dönüşür. İşte bu atmosferin süsleri bulutlar yükselen su buharının oluşturduğu su damlacıklarından oluşan kütlelerdir.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269952/su-milyonlarca-yildir-gokyuzu-ilehttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269952/su-milyonlarca-yildir-gokyuzu-ilehttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Goklerdeki_Su_A9TV_giris_07.jpgMon, 29 Jan 2018 09:17:34 +0200
Çiğ nasıl oluşur?Dünyamızın hassas dengeleri içinde bulutlarla yüklü olan tertemiz su genelde yağmur ve kar şeklinde bize ulaşır. Ancak soluduğumuz havada da su mevcut. Geceleri soğuyan havayla birlikte atmosferdeki su buharı soğuk hava içinde tutunamaz ve serbest kalır. İşte sabah erken saatte çimlerin üzerinde yürüdüğünüzde ayaklarınızın altında hissettiğiniz bu ıslaklık yani çiğ oluşur.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269951/cig-nasil-olusurhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269951/cig-nasil-olusurhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Goklerdeki_Su_A9TV_cig_09.jpgMon, 29 Jan 2018 09:15:32 +0200
Bulut Çeşitleri ve Bulutların Şaşırtıcı Özellikleri Bulut Çeşitleri ve Bulutların Şaşırtıcı Özellikleri  

 

Yeryüzünde o kadar çok bulut vardır ki uzaydan bakıldığında herhangi bir an içinde tüm yeryüzünün yaklaşık 3'te 2'si bulutlarla kaplı gözükür. Bulutlar yeryüzünden meterelerce yada kilometrelerce yukarıda gezinirler. Yüksekliklerine göre yada şekilerine göre çok çeşitli Latince isimler verilmiştir. Görünüşlerine uygun olarak isimlendirilen “cirrus” bulutlarının adı “kıvrım” ya da “bukle” anlamına gelir. “Yığın” anlamına gelen “cumulus” bulutları, “yayılmış” anlamına gelen “stratus” bulutları veya yağış taşıyan “nimbus” bulutları gibi isimler almışlardır.

 

Bulutlar oluşmaya başladığında içindeki su damlacıkları o kadar küçüktür ki, üzerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar. Bu tip bulutlar pamuk gibi bembeyaz gözükürler. Ama zamanla bu su damlacıkları birleşip büyüdükçe gelen ışığı daha az yansıtırlar ve koyu bir renk alırlar. Her bulutun belli bir su taşıma kapasitesi vardır. Koyu renkli bulutlar bu kapasiteye yaklaşmışlardır. Giderek ağırlaşan su damlacıkları bulutun altına toplanır bu yüzden bulutların tabanları üst tarafına nazaran daha koyu renkte görünür. İşte bu yüzden koyu renkli bulutları gördüğümüzde yağmur yağacağını anlarız. Bulutlar birçok sebepten ötürü önemlidir. Yağmur ve kar yağışlarıyla tüm yeryüzünün sulanması tabii ki bu sebeplerin en önemlisi. Ancak bulutların iklimler üzerinde de çok büyük önemi vardır. Geceleri bulutlar ısıyı yansıtır ve yeryüzünü sıcak tutar. Gündüzleri gölge yapar ve bizleri aşırı ısınmaktan korur, serin tutar.

 

Üstümüzde dolaşan su tankları

 

Bulutlar gökyüzünde çok rahat yol alıyor gibi gözüküyor. Görünüşleri de havadaki pamuk yumakları ya da bazen de tüy gibi diyebiliriz. Ama bu görünüşleri bizi yanıltmasın. Bulutlar aslında çok ağırdır ve çok yüksek miktarlarda su barındırabilirler. Örneğin ağırlıklarını tarif edebilmek için bir kıyas yapmak gerekirse gökyüzündeki en küçük bir kümülüs bulutu yani bildiğimiz şu pamuk gibi gözüken bulutların en küçüğü bile yaklaşık 2 kilo ağırlığındadır. Ortalama büyüklükte ve sıradan hergün gördüğümüz bir kümülüs bulutu ele alalım. Böyle bir bulutun ağırlığı 500 bin kilograma kadar ulaşabilir.  Peki bu kadar ağır kütleler gökyüzünde nasıl asılı kalıyorlar? Nasıl bu ağır kütleler yeryüzüne düşmüyor?

 

Bulutlar çok farklı şekiller ve büyüklüklerdedir ve hepsi çok ağırdır çünkü yüksek oranda su buharı içerirler. Orta boy bir kümülüs bulutu 500 ton su barındırabilir. Ancak kümülüs bulutlarından 10 kat daha yoğun 1000 kat daha büyük bulutlar da vardır. Örneğin fırtına bulutları olarak bilinen kümülonimbüs bulutları. Bunların ağırlığı 1 milyon tona kadar ulaşabilir.

 

Bir kümülüs bulutunun 1 metreküplük bölümünde yaklaşık 0.5 gram su bulunur. Burada su çok küçük damlacıklar halindedir. Ancak bu damlacıklar yere düşmez. Çünkü etrafındaki hava daha sıcaktır. Bulutların içindeki damlacıklar etrafındaki daha sıcak hava tarafından yerçekimine karşı desteklenir. Su buharlaşırken nasıl ısıya ihtiyaç duyuyorsa su buharı da yoğunlaşırken yani suya dönüşürken bunun tam tersi olur. Bulutlardaki su buharı su damlacıkları haline geldiğinde ısı açığa çıkar. Yani bulut içindeki su buharı yoğunlaştıkça kendini içerden ısıtır. Böylece bulut gökyüzünde etrafındaki havadan daha sıcak bir balon gibi asılı olarak kalır. Leonardo Da Vinci bulutları yüzeyi olmayan cisimler olarak adlandırmıştır. İşte bu yüzden bulutların üzerinde durulamaz.

 

Ağırlıkları tonlarca olan bulutların altında “acaba üzerimize düşer mi?” diye hiç de endişe etmeden günlük hayatımızı yaşıyoruz. Gökyüzünde bu kadar ağır bir kütlenin asılı olarak durabileceği bir düzen kuşkusuz hayranlık uyandıracak bir durum. Ayetlerde Allah'ın yarattığı bu özel sisteme şu şekilde dikkat çekilir:

 

Rahmetinin önünde rüzgarları bir müjde olarak gönderen O'dur. Bunlar ağırca bulutları kaldırıp yüklendiğinde, onları (kuraklıktan) ölmüş bir şehre sürükleyiveririz ve bununla oraya su indiririz de böylelikle bütün ürünlerden çıkarırız… (Araf Suresi, 57)

 

O size şimşeği korku ve umut olarak gösteren, (yağmur yüklü) ağırlaşmış bulutları (inşa edip) ortaya çıkarandır. (Rad Suresi, 12) 
 

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269950/bulut-cesitleri-ve-bulutlarin-sasirticihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/269950/bulut-cesitleri-ve-bulutlarin-sasirticihttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Goklerdeki_Su_A9TV_bulutlar_16.jpgMon, 29 Jan 2018 09:10:03 +0200
Rumilik Tehlike mi? Rumilik Tehlike mi? - Giriş

 

Mevlevilik denildiğinde bir çok insanın aklına Mevlana Celaleddin Rumi’nin liderliğinde Anadolu’da yerleşmiş  bir tarikat gelir. Bu tarikatin dünya üzerinde milyonlarca insanın üzerinde etkisi olmuştur. Çoğu insan Mevleviliğin sevgi, insaniyet, kardeşlik telkin ettiği kanaatindedir, Mevlevilik hakkındaki bilgisi de Şeb-i Arus törenlerinden ibarettir. Oysa biraz incelendiğinde ve dikkatli bir gözle bakıldığında farklı bir durumla karşılaşırız.

 

Mevlana Celaleddin Rumi’nin kitapları İslami eserlerden biri olarak bilinir, ancak bu kitaplarda Kuran’a uygun olmayan, toplum ahlakında ciddi bozulmaya sebep olabilecek gayri ahlaki bölümlerin yer alır. Ne var ki bu gerçek çoğu kişi tarafından bilinmez. Nitekim İslam’a açıkça karşı olan bir çok insanın Mevleviliği savunduğunu görüyoruz. Bunun temelinde de Kuran’a uygun olmayan bu bölümler vardır. Müslümanlığa karşı olan bu kişiler Mevlana’yı kendilerince överler, Mevlana’ya ait olarak bilinen kitaplarda anlatılanları kabul ederler ve insanlara da bunun propagandasını yaparlar.

 

Rumilik olarak adlandırılan bu akımın özünde gayri ahlaki ve Kuran’la tamamen zıt inanışlar vardır. Bunları birkaç başlıkta belirtmek gerekirse; Allah'a, Kuran'a ve İslam'a saygıya uygun olmayan ifadeler, Allah’ın yaratmasını inkar eden Darwinizm, Allah’ın Kuran’da “çirkin bir eylem” olarak bildirdiği ve haram kıldığı homoseksüellik, kadınları ikinci sınıf olarak görmek ve aşağılamak, ırkçı bir yaklaşımla Türk Milleti’ni kötülemek, haram olan şarabın içilmesini helal görmek...

 

Rumilik, İslam’sız ve Kuran’sız bir Müslümanlık anlayışı oluşturmak için bazı çevreler tarafından özel ve bilinçli olarak kullanılan bir felsefedir. Zaten Rumiliği İslam’ın yerine benimsetmeye çalışan insanların ortak noktalarına baktığımızda, bunların büyük kısmının homoseksüelliği savunduğunu, bilimsel hiçbir delili olmadığı halde evrim propagandası yaptığını ve Kuran ahlakına uygun olmayan bir yaşam görüşünü savunduklarını görüyoruz. Bunlardan habersiz olan bir çok insan ise muhtemelen iyi niyetli bir şekilde Mevlana’nın kitaplarından alınan bazı cümleleri yayarlar ve farkında olmadan Rumilik adındaki bu felsefeye katkıda bulunurlar.

 

Burada şunu belirtmek gerekir ki bu filmde sadece bir kısmını ele alacağımız ve Kuran'a uygun olmayan bu bölümler belki Mevlana'nın kitaplarına sonradan eklenmiş olabilir, başka bir kişi tarafından yazılmış olabilir, Mevlana tüm bu sözlerden habersiz de olabilir. Ancak neticede Mevlana adına yayınlanan, basılan, dağıtılan ve aktarılan kitaplarda Kuran'a tamamen zıt bir felsefe ve hayat tarzını anlatan bölümler vardır. Bu filmde başta Mesnevi olmak üzere Mevlana'ya atfedilen eserlerde bulunan ve genelde halk tarafından pek bilinmeyen Kuran karşıtı bölümler bir araya getirilmiştir. Sadece bir kısmını sunacağımız bu İslam karşıtı ifadeleri yorum yapmadan Milli Eğitim Bakanlığı'nın yayınladığı Orijinal kaynaklardan sunuyoruz.

 

Şunu tekrar önemle belirtmek gerekir ki bu filmde bahsedilen Rumilik ile Anadolu'da bilinen Mevlevilik arasında hiçbir bağlantı yoktur. İslam dinine muhalif bu Kuran karşıtı bölümlerden haberi olmayan samimi, gerçek anlamda dürüst Mevlevilerin hepsini tenzih ediyoruz.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268888/rumilik-tehlike-mi-http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268888/rumilik-tehlike-mi-http://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Rumilik_Tehlikemi_A9TV_giris_08.jpgSun, 14 Jan 2018 14:52:25 +0200
Mevlana’ya Ait Olduğu İddia Edilen Kitaplarda Kadınları Aşağı Gören SözlerMevlana’ya Ait Olduğu İddia Edilen Kitaplarda Kadınları Aşağı Gören Sözler

Mevlana'nın kitaplarında yer alan bazı kadın karşıtı sözlerde Peygamberimiz (sav)’in adı kullanılmış ve haşa bu sözler Peygamberimiz (sav)’e aitmiş gibi ifade edilmiştir. Resulullah (sav), kadınlara olan sevgisi, saygısı ve nezaketiyle tüm dünyaya örnek olmuş bir insandır. Hayatının her anında kadınlara verdiği değeri ifade etmiş, onları en güzel şekilde korumuş, desteklemiş ve onore etmiştir. Dolayısıyla Peygamberimiz (sav)’in kadınlar aleyhine bir açıklamasının bulunması mümkün değildir. Bu, Kuran’a da uygun değildir. Allah’ı çok seven, Allah’tan çok korkan ve tüm hayatını Kuran’a göre yaşayan Hz. Muhammed (sav)’e kadınlar aleyhinde sözler atfetmek, mübarek Peygamberimiz (sav)'e çok çirkin bir iftiradır. Peygamberimiz (sav) tüm bu iftiralardan ve çirkin sözlerden beridir.

 

Kadınları sözde aşağı gören zihniyet bağnazlığın hurafelerinde vardır. Kuran bu çirkin hurafeleri ortadan kaldırmıştır. Örneğin Mesnevi’de yer alan bağnaz hurafelere göre kadınların aklı noksandır ve kadınlara danışılmamalıdır. Oysa Kuran’da Sebe melikesiyle ilgili bir kıssa yer almaktadır. Yani, bir kadının devletin hükümdarı olduğu örneği verilmiştir. Benzer şekilde Allah Kuran’da, Hz. Meryem ve Firavun’un eşi gibi mümin kadınları da övmüş ve onların güzel ahlakını tüm insanlara örnek göstermiştir.

1. Kadın Parça Buçuktur Yalanı

Ümmet peki dedi, “Ya bir çocuğa rastlarsak ya bir kadın çıkarsa karşımıza?” Çocukta da kadında da akıl yoktur, aydın bir karara varamaz. Peygamber onunla danış, dediğinin tersini yap düş yola dedi. Nefsini kadın tanı, kadından beter tanı, çünkü kadın parça buçuktur, nefisse tamamen şerdir. (Mesnevi, Cilt 2, s. 563)

2. Kadınlara Danışmayın Yanılgısı

Ey yolcu yolcuyla danış, kadınla değil… Çünkü kadının reyi seni topal eder. (Mesnevi Cilt 4 Beyit 2210)

3. Kadınlara Danışsanız Bile Dediklerinin Tersini Yapın Hurafesi

Kadınlarla danışın, sonra da ne dedilerse aksini yapın.” Gerçekten de onlara asi olmayanlar helak oldu. (Mesnevi, Cilt 1, 3064-3065. Beyitler)

Kadınlara danışın sonra onların söylediklerinin aksine hareket edin. Karılarına başkaldırmayan kişiler nefeslerini tüketirler. (Ariflerin Menkibeleri, sf. 402)

4. Kadınların Rüyasının Bile Erkeklerden Aşağı Olduğu İddiası

Kadının rüyası, aklı noksan, canı zayıf olduğu için, erkeğin rüyasından daha aşağıdır. (Mesnevi, Cilt 6, 4354. Beyit)

5. Annelere Hakaret Sözü

Arşta oturup duruyordum. Anamın şehveti “inin” emri ile beni buraya attı. O tam yücelikten bir kocakarının hilesiyle rahim zindanına düştüm. Ruhu ta arştan bu yurda getirdi. Hasılı kadınların hilesi pek büyük. İnişim, önce de kadın yüzünden, sonra da kadın yüzünden. Ruhtum, nasıl oldu da bedene büründüm? (Mesnevi, Cilt 6, Beyit 2795)

6. Kadının Hayvan Suretinde Olduğu Yalanı

Kadınlarda hayvanlık sıfatları çoktur, çünkü kadının gönlü renge, kokuya akar. ( Mesnevi, Cilt 5, 2968-2975. Beyitler)

Allah Kuran’da kadınların ve erkeklerin iman, ahlak, akıl olarak birbirlerine eşit olduklarını ve üstünlüğün sadece takvayla olacağını bildirmiştir:

Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çokça zikreden erkekler ve (Allah’ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır. (Ahzap Suresi, 35)

 

Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

 

Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi, 72)

 

Hani melekler: “Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı,” demişti. (Al-i İmran Suresi, 42)

Kuşkusuz bir insanın neye inandığı ve nasıl yaşadığı sadece kendisini ilgilendiren bir konudur. Allah'ın Kuran'da emrettiği “dinde baskı yoktur” (Bakara Suresi, 256) hükmüne göre herkes dilediği inanca sahip olmakta özgürdür. Ancak Rumilik konusunda insanları uyarmak, bilgilendirmek her Müslüman için hem bir hak, hem bir sorumluluktur.

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi Kuran'a uygun olmayan bu anlatımlar belki Mevlana'nın kitaplarına sonradan eklenmiş olabilir, Mevlana'nın bu sözlerle ilgili bir bilgisi olmayabilir. Ancak bugün Mevlana'ya ait olarak bildiğimiz kitaplarda İslam'a ve Kuran'a tamamen zıt bir felsefe ve hayat tarzını anlatan bölümler vardır.

 

Bu felsefe asırlardan beri kasıtlı ve bilinçli olarak Müslümanları zayıflatmak, etki altına almak ve yönlendirmek amacıyla kullanılıyor. Bu şekilde İslam dini yerine şarabın, homoseksüelliğin helal olduğu bambaşka bir din tesis edilmek isteniyor. Bu akımda haşa ilahlık iddiası var, Darwinizm var.

Tekrar belirtelim ki burada eleştirilen Rumilik ile Anadolu'da bilinen Mevlevilik arasında hiçbir bağlantı yoktur. Birçok samimi Müslüman Mevlana'nın kitaplarındaki bu gayri ahlaki bölümlerden habersiz olarak Mevlana'nın bazı sözlerini bilmeden yaygınlaştırıyor olabilir. Tüm İslam alemini doğrudan ilgilendiren ve asırlardır süregelen bu gizli plan hakkında Müslümanlar elbette haberdar edilmelidir. Böyle önemli bir durumda, elbette herkes hassasiyet göstermekle, kötülükten sakındırmak ve iyiliği anlatmakla yükümlüdür. Zira Mevlana'ya atfedilen eserlerdeki gayri ahlaki bölümler kullanılarak Rumilik adı altında  Kuran'la ve İslam'la çelişen bir felsefe yaygınlaştırılmaktadır. Tüm Müslümanların bu bölümlerin varlığından haberdar edilmesi önemlidir.

 

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268884/mevlanaya-ait-oldugu-iddia-edilenhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268884/mevlanaya-ait-oldugu-iddia-edilenhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Rumilik_Tehlikemi_A9TV_dorduncu_bolum_06.jpgSun, 14 Jan 2018 14:46:58 +0200
Mevlana’ya Ait Olduğu İddia Edilen Kitaplarda Evrim İddiasını Savunan ve Türk Milletini Kendince Aşağılamaya Çalışan SözlerBen de cansız varlıktan öldüm, biten boy atıp gelişen nebat oldum; nebatken öldüm, hayvan şekliyle baş gösterdim. Hayvanlıktan öldüm, insan oldum; artık ölüp azalmaktan, noksana düşmekten ne diye korkacakmışım? (Mesnevi Cilt 3, sf 273)

İnsan, önce cansızlar ülkesine gelmiştir, cansızlardan nebatlara düşmüştür. Yıllarca o nebatlarda ömür sürmüştür de cansızlardaki savaşını hatırına bile getirmemiştir. Nebattan canlılara düşünce de nebat olduğu zamanki hali hatırına gelmez.... Tekrar onu bilen Yaratıcı, onu tutar, hayvanlıktan insanlığa çekmeye başlar. (Mesnevi cilt 4, sf. 636)

Evrim teorisi cansız maddelerin tesadüfler sonucu bir araya gelerek yine tesadüfen gelişen doğa olayları sonucunda canlılığı oluşturduğunu iddia eder. Farklı canlı türlerinin de yine tesadüfler sonucu zamanla bir diğerine dönüşerek ortaya çıktığını ileri sürer. Evrim teorisinin temelinde tesadüfler yaratıcı güç olarak kabul edilir. Oysa tüm canlılık çok kusursuz bir düzenin ve çok üstün bir yaratılışın ürünüdür. Bu ise bizlere sonsuz güç, bilgi ve akla sahip bir Yaratıcı'nın varlığını ispatlar. O yaratıcı göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbi olan Allah'tır.

 

İlgili tüm bilim dalları evrimin hiçbir zaman gerçekleşmediğini gösterir. Tek bir proteinin dahi tesadüfen oluşması mümkün değildir. Bugüne kadar  bulunan 700 milyonun üzerindeki fosil yaratılışı ispat etmektedir. Evrimin iddiasını destekleyecek tek bir fosil yoktur. Kuran’da evrim yoktur. Kuran'da Allah'ın canlıları evrimle yarattığına dair hiçbir ayet yoktur. Cinlerin, meleklerin, Hz Musa (as)'ın yılana dönüşen asasının, hiçbir evrim geçirmeden bir anda yaratılmaları gibi insan da bir anda yaratılmıştır. Kuran’ın ve bilimin gösterdiği bu gerçeğe rağmen İslam ile Darwinizm’i bağdaştırmaya çalışmak, Müslümanlara Kuran’da olmayan bir din telkin etmektir.

Kuran’da Evrimle Aşama Aşama Yaratılış Yoktur. Her Şey Allah’ın “Ol” Emriyle Yaratılmıştır.

Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “Ol” der, o da hemen olur. (Bakara Suresi, 117)

Dirilten ve öldüren O’dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: “Ol” der, o da hemen olur. (Mümin Suresi, 68)

Onu istediğimizde herhangi bir şey için sözümüz, ona yalnızca “Ol” demekten ibarettir; o da hemen olur. (Nahl Suresi, 40)

 

Melekler Evrimle Yaratılmamıştır

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, ikişer, üçer ve dörder kanatlı melekleri elçiler kılan Allah'ındır; O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Fatır Suresi, 1)

 

Cinler Evrimle Yaratılmamıştır

Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. Ve Cann'ı da daha önce 'nüfuz eden kavurucu' ateşten yaratmıştık. (Hicr Suresi, 26-27)

İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı. Cann'ı (cinni) da 'yalın-dumansız bir ateşten' yarattı. (Rahman Suresi, 14-15)

 

Allah için yaratmak çok kolaydır. Rabbimiz hiçbir sebep olmadan yoktan var edendir. Cinleri ve melekleri nasıl  var ettiyse, insanı da evrime gerek olmadan var etmiştir. Aynı durum hayvanlar ve bitkiler için de geçerlidir. Kuran’da bildirilen açık gerçek şudur: Allah canlıların hiçbirini evrimleştirmeden, yani türleri başka türlere dönüştürmeden bir anda yoktan var etmiştir.

Evrimi Savunan Müslümanlar, Hz. Musa (as)'ın Asasının Yılana Dönüşünü, Hz. İsa (as)'ın Üflediği Çamurun Kuş Olup Uçmasını Açıklayamazlar

Hz. Musa (as) asasını yere attığında, cansız bir ağaç dalı, canlı bir yılana dönüşmekte, eline aldığında yılan tekrar cansız bir ağaca dönüşmektedir, sonra tekrar yere attığında yine can bulmaktadır. Yani cansız bir madde, canlanmakta, sonra ölmekte, sonra yine canlanmaktadır. Böylece Allah bu mucizesiyle insanlara, sürekli Yaratılış'ı göstermektedir.

Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) O HEMEN HIZLA KOŞAN (KOCAMAN) BİR YILAN (OLMUŞ).
Dedi ki: "Onu al ve korkma, Biz onu ilk durumuna çevireceğiz." 
(Taha Suresi, 20-21)

 

Kuran'da Hz. İsa (as)'ın da çamurdan kuş biçiminde birşey yaptığı, sonra bunun içine üflediğinde, Allah'ın dilemesiyle, bu kuşun hayat bulup canlandığı haber verilmiştir:

Allah şöyle diyecek: "Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim. İZNİMLE ÇAMURDAN KUŞ BİÇİMİNDE (BİR ŞEYİ) OLUŞTURUYORDUN DA (YİNE) İZNİMLE ONA ÜFÜRDÜĞÜNDE BİR KUŞ OLUYORDU... (Maide Suresi, 110)

 

Bu kuş, hiçbir sebebe bağlı olmadan, Allah'ın dilemesi ve mucizesiyle, can bulmaktadır. Cansız bir maddeden can sahibi olan kuşun oluşması Yüce Allah'ın örneksiz, sebepsiz, üstün yaratışının örneklerinden biridir. Hz. İsa (as)'a Allah'ın lütfettiği bu mucize, evrimci düşüncenin mantıksızlığını ve geçersizliğini gözler önüne sermektedir.

Mevlana’ya Ait Olduğu Söylenen Kitaplarda, Tıpkı İngiliz Charles Darwin’in Kitaplarında Olduğu Gibi, Türkler Haşa Barbar Olarak Nitelendiriliyor

Bir gün Şeyh Selahaddin hazretleri bağını yapmak için ücretle Türk rençberler tutmuştu. Bunu gören Mevlana hazretleri: “Efendi, yani Bay Selahaddin, bağ yapımında Rum rençberler, bozumunda da Türk rençberler tutmak lazımdır. Çünkü dünyayı imar etmek Rumlara; yıkmak ise Türklere mahsustur... birçok şehirler, dağların tepelerinde kaleler ve tepeler üzerinde tarlalar yaptılar. Sonra da azar azar bu imaretlerin tamamıyla harab olması için Tanrı’nın takdiri şöyle bir tedbirde bulundu: Bunları yıkmak için Türkleri yarattı, onlar da çekinmeden ve acımadan gördükleri her imareti yıktılar, harabeye çevirdiler ve hala da yapıyorlar ve kıyamete kadar da böyle yapacaklar. Konya şehri de yine merhametsiz Türk zalimlerin eliyle harab olacaktır” buyurdular. Nitekim şimdi buyurduğu gibi oldu. (Menakıbü’l Arifin, Ahmed Eflaki’nin farsça eseri (1360). Bu eser, Mevlevi tarikatının en kapsamlı anlatıldığı kitap olarak bilinir)

Kuran’a Göre Irkların Birbirine Üstünlüğü Yoktur. Üstünlük Sadece Takva İledir

Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)

Irk Üstünlüğü Düşüncesine Göre Hareket Etmek Cahiliye Tutumudur

Hani o inkar edenler, kendi kalplerinde, ‘öfkeli soy koruyuculuğu’nu (hamiyeti), cahiliyenin ‘öfkeli soy koruyuculuğunu’ kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve müminlerin üzerine ‘(kalbi teskin eden) güven ve yatışma duygusunu’ indirdi ve onları “takva sözü” üzerinde ‘kararlılıkla ayakta tuttu.” Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (Fetih Suresi, 26)

 

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268862/mevlanaya-ait-oldugu-iddia-edilenhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268862/mevlanaya-ait-oldugu-iddia-edilenhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Rumilik_Tehlikemi_A9TV_ucuncu_bolum_02.jpgSun, 14 Jan 2018 13:56:50 +0200
Mevlana’ya Ait Olduğu İddia Edilen Kitaplarda Homoseksüelliğin Meşrulaştırılmaya Çalışılması ve Gayri Ahlaki AnlatımlarMevlana’ya Ait Olduğu İddia Edilen Kitaplarda
Allah’ın Çirkin Bir Eylem ve Haram Olduğunu Bildirdiği Homoseksüelliğin Meşrulaştırılmaya Çalışılması ve Gayri Ahlaki Anlatımlar

 

Mevlana'ya ait olduğu bildirilen kitaplarda Allah'ın Kuran'da açıkça haram olduğunu bildirdiği homoseksüellik çok detaylı olarak anlatılmış ve meşru gösterilmeye çalışılmıştır. Ayrıca Mesnevi'de gayri ahlaki daha birçok haram fiil, hikayeler şeklinde kapsamlı tasvirlerle dile getirilmiştir. Bu uygunsuz bölümleri filmimiz kapsamına alamadığımız için bu bölümlerin bir kısmının sadece kaynaklarını sunuyoruz.

 

  • Mesnevi, Cilt 2, 3155. Beyit, s. 137
  • Mesnevi, Cilt 6, 305. Beyit
  • Mesnevi Cilt 5, Beyitler 2495, s. 205
  • Mesnevi, Cilt 5 Beyitler 3325 - 3330; s. 272-273
  • Mesnevi, Cilt 5 Beyitler 1335 -1 420; s. 112-118
  • Mesnevi, Beyit 3430, s. 275
  • Menkibul Arifin, Sf. 323
  • Ariflerin Menkıbeleri, Ahmed Eflaki, Sf 95
  • Mesnevi Beyitler 3845-3855
  • Mesnevi, Cilt 5, Beyitler 3880-3967, s. 315 - 322

 

İslam’a göre homoseksüellik, Kuran’da ve hadislerde “iğrenç bir çirkinlik olarak” bildirilen haram olan bir davranıştır:

Siz insanlardan (cinsel arzuyla) erkeklere mi gidiyorsunuz? Rabbinizin sizler için yaratmış bulunduğu kadınları bırakıyorsunuz. Hayır, siz sınırı çiğneyen bir kavimsiniz.” Dediler ki: “Ey Lut, eğer (bu söylediklerine) bir son vermeyecek olursan, gerçekten (buradan) sürülüp çıkarılanlardan olacaksın.” Dedi ki: “Gerçekten ben, sizin bu yaptığınıza öfke ile karşı olanlardanım.” (Şuara Suresi, 165-168)

 

Hani Lut da kavmine şöyle demişti: “Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz.” (Araf Suresi, 80-81)

 

Peygamberimiz (sav) de hadislerinde homoseksüelliğin “en korkunç fiillerden biri” olduğunu şöyle haber vermiştir:

 

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Ümmetim üzerinde korktuğum şeylerin en korkuncu Lut kavminin işidir (homoseksüelliktir).” (İbn Mâce, Hudûd; 12)

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Lut kavminin iğrenç fiilini (homoseksüelliği) işleyen kimse lanetlenmiştir.“ (Kütüb-i Sitte, Hadis No: 1604, Ravi: Ebu Hureyre)

 

Bazı çevreler gayri ahlaki fiilleri içeren hikayelerin güya ibret alınması için sözde dini tebliğ etmek amacıyla Mesnevi’ye dahil edildiğini söylemektedir. Bu son derece samimiyetsiz bir izahtır. Tarihin hiçbir döneminde hiçbir İslam alemi dini böyle gayri ahlaki, Kuran’a uymayan, haram hikayeler anlatarak tebliğ etmemiştir. Bu hikayelerle yapılmaya çalışılan, dini tebliğ etmek değil tam tersine Allah’ın haram kıldığı eylemleri sözde meşrulaştırmaktır.

 

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268861/mevlanaya-ait-oldugu-iddia-edilenhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268861/mevlanaya-ait-oldugu-iddia-edilenhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Rumilik_Tehlikemi_A9TV_ikinci_bolum_16.jpgSun, 14 Jan 2018 13:52:12 +0200
Mevlana’ya Ait Olduğu İddia Edilen Kitaplarda Allah’a, İslam’a ve Kuran’a Saygıya Uygun Olmayan Bölümlerden ÖrneklerİnşaAllah Sözüne Karşı Saygıya Uygun Olmayan Üslup, Mevlana’nın -Haşa- Allah Gibi Gösterilmesi

Mevlana, bir işin yapılmasını emreder. Şeyh Muhammed Hadim, ‘inşaAllah (Allah dilerse)’ deyince Mevlana bağırır. “A aptal, ya söyleyen kim?” (Mevlana Celaleddin, A. Gölpınarlı, İnkılab Kitabevi, 1985, 4. Basım, s. 196)

Kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim'de buyurulduğuna göre “İnşaAllah” Demek Allah’ın Emridir

Ancak: “Allah dilerse” (inşaAllah yapacağım de). Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: “Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip-iletir.” (Kehf Suresi, 24)

 

Peygamberimiz (sav), İnşaAllah Demenin İmanın Kemalinden Olduğunu Bildirmiştir

İnsanlar için “inşaAllah” demekten daha faziletli itaat edicilik yoktur. (Hadis-i Şerif)

Bir kişinin bütün sözlerinde “inşaAllah” demesi onun imanının kemalindendir… (Camiu’s-Sağir; 2486)

 

Allah Kuran’da Haram Kıldığı Halde, Mesnevi'de Şarap İçmenin Helal Olduğunun Söylenmesi

Zevk veren her şey şu aşağılık kişiler bir delil elde edip dadanmasınlar diye nehy edilegelmiştir. Yoksa şarap, çeng, güzel sevmek ve sema haslara helaldir, aşağılık kişilere haram. (Seçme Rubailer, s. 43, Mevlana’nın Hayatı ve Eserleri, s. 200)

Şarap içen akıllıysa daha ziyade akıllı olur… kötü huyluysa büsbütün beter bir hale gelir. (Mesnevi, s. 183, Beyit 2155)

 

Allah Şarabı Tüm İnsanlara Haram Kılmıştır

Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. (Maide Suresi, 90)

Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi, 90-91)

Mevlana Eserlerinde Kendisini Ne Müslüman Ne Kafir Diye Tanımlıyor

Aşk kafiriyiz biz Müslüman başka.

Müslümanlığın, kafirliğin dışında bir ova.
Uçsuz bucaksız ovada sevdamız uzar gider.
Anlayan vardı mı usulca başını kor.
Ne Müslümanlığa yer var, ne kafirliğe yer. (Mevlana Celaleddin Rumi, Rubailer, s. 298)

Bu alem Müslümanlıktan da dışarıdır, kafirlikten de.
Orada ne Müslümanlığın işi vardır, ne kafirliğin.. 
(Mevlana Celaleddin, sf 198, Seçme Rubailer, sf 18, Rubai 67)

Kuran'da ise “Allah Kafirleri Sevmez” Buyurulur ve Kafirlerin Cehennem Ehli Olduğu Bildirilir

Her kim Allah’a, meleklerine, elçilerine, Cibril’e ve Mikail’e düşman ise, artık şüphesiz Allah da kafirlerin düşmanıdır. (Bakara Suresi, 98)

Doğrusu Biz kafirlere zincirler, demir halkalar (tomruklar) ve çılgınca yanan bir ateş hazırladık. (İnsan Suresi, 4)

Mesnevi’nin -Haşa- Allah Katı’ndan Vahyedildiğinin ve Kuran’la Eşdeğer Olduğunun İddia Edilmesi

Bu kitap, Mesnevi’dir. Mesnevi hakikate ulaşma ve yakın sırlarını açma hususunda din asıllarının asıllarıdır... Allah’ın en büyük fıkhı, Allah’ın en aydın yolu, Allah’ın en aydın şeriatıdır, en reddedilemez delilidir.... Şanları yüce, özleri hayırlı yazıcılar elleriyle yazmışlardır onu, tertemiz kişilerin başkasının ona dokunmasına meydan vermezler. Alemlerin Rabbinden inmiştir, batıl ne önünden gelebilir ne ardından. Allah onu korur, gözetir.... Başka lakapları da vardır, Allah takmıştır o lakapları ona... (Mesnevi, Önsöz)

 

Allah’ın Fıkhı ve Kitabı Kuran’dır

Kendisinde şüphe olmayan bu Kitab’ın indirilişi alemlerin Rabbi tarafındandır. (Secde Suresi, 2)

Şüphesiz, sana bu Kitab’ı hak ile indirdik; öyleyse sen de dini yalnızca O’na halis kılarak Allah’a ibadet et. (Zümer Suresi, 2)

Ve gerçekten o, müminler için bir hidayet ve bir rahmettir. (Neml Suresi, 77)

O (Kuran), ‘şerefli-üstün’ sahifelerdedir. Yüceltilmiş, tertemiz (mutahhar) kılınmış. Katiplerin ellerinde. (Ki onlar,) Üstün değerli, ‘iyilik ve dürüstlük sembolü.’ (Abese Suresi, 13-16)

Vasıta ile Verilen İlim Değerli Değildir İddiasında Bulunuyor (Peygamberimiz (sav)’e Cebrail Vasıtası İle İlim Geldiği İçin -Haşa- Değerli Olmadığını İddia Ediyor)

Tanrı’dan vasıtasız olarak verilmeyen ilim, gelini süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi diri kalmaz, uçup gider.(Mesnevi, s. 276)

 

Kuran Allah’ın Sözüdür, Cebrail’i Peygamberimiz (sav)’e Vahyi Ulaştırması İçin Görevlendiren Allah’tır.

 

Gerçekten o (Kur’an), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin indirdi. Uyarıcılardan olman için, senin kalbinin üzerine (indirmiştir). (Şuara Suresi, 192-194)

De ki: “İman edenleri sağlamlaştırmak, Müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur’an’ı) hak olarak Rabbinden Ruhu’l-Kudüs indirmiştir.” (Nahl Suresi, 102)

 

Allah’ın Alemlere Ahlakını Üstün Kıldığı, Kuran’a En Güzel Şekilde Eksiksiz Uyan Peygamberimiz (sav)’in -Haşa- Kuran’a Aykırı Yaşadığını, Kaderi Unuttuğunu, Dünyevi Beklentisi Olduğunu ve Kendisini Öldürmek İstediğini İddia Ediyor

Mustafa’yı (sav) ayrılık derdi kapladı, daraldı mı, kendisini dağdan atmaya kalkardı. Cebrail, sakın yapma. “Kün emrinde sana nice devletler takdir edilmiştir” deyince yatışır, kendini atmaktan vaz geçerdi. Sonra yine ayrılık derdi gelip çattı mı, yine gamdan, dertten bunaldı mı kendisini dağdan aşağı atmak isterdi. (Mesnevi, Beyit 3535, s. 294)

 

Peygamberimiz (sav) Güzel Ahlakıyla Alemlere Üstündür, Allah’ın Örnek Olarak Gönderdiği Mübarek Bir İnsandır

Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun. Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin. Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır. Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin. Artık yakında göreceksin ve onlar da görecekler. Sizden, hanginizin ‘fitneye tutulup-çıldırdığını’. Elbette senin Rabbin, kimin Kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir; ve kimin hidayete erdiğini de daha iyi bilendir. (Kalem Suresi, 1-7)

Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır. (Ahzap Suresi, 21)

Battığı zaman yıldıza andolsun; sahibiniz (arkadaşınız olan peygamber) sapmadı ve azmadı. O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir. Ona (bu Kuran’ı) üstün (oldukça çetin) bir güç sahibi (Cebrail) öğretmiştir. (Necm Suresi, 1-5)

 

Burada tekrar hatırlatmak gerekir ki Mevleviliğe inanan, Mevlana Celaleddin Rumi'yi takip eden her insan Rumi değildir. Rumilik, Kuran’la ve İslam’la çelişen apayrı bir felsefedir. Bu felsefenin dayanak noktası ise Mevlana Celaleddin Rumi’nin kitaplarına muhtemelen sonradan eklenen iman ve ahlak dışı bölümlerdir.

Mevlana’nın kitaplarında yer alan bu bölümler belki de kitaplara özellikle yerleştirilmiştir. Dolayısıyla İslam karşıtlarınca İslam ahlakına karşı kullanılan bölümlerin halka tanıtılması önemlidir. Ancak o zaman bu gayri ahlaki bölümlerin Mevlana’nın kitaplarından çıkarılması, böylece Mevleviliğin arınması mümkün olacaktır. Daha da önemlisi, İslam karşıtlarının İslam’ı içten çökertebilmek ve İslam coğrafyasını kontrolleri altında tutabilmek için Müslümanlara karşı kullandıkları önemli silahlardan biri ellerinden alınmış olacaktır.

Bu yapıldığında Müslümanlar aleyhine kurulan tarihi bir tuzak bozulacaktır ve Kuran ahlakının dünya hakimiyeti önündeki önemli bir engel kalkacaktır.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268860/mevlanaya-ait-oldugu-iddia-edilenhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268860/mevlanaya-ait-oldugu-iddia-edilenhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Rumilik_Tehlikemi_A9TV_birinci_bolum_05.jpgSun, 14 Jan 2018 13:35:35 +0200
Öğütme makinesine giriş: AğızÖğütme makinesine giriş: Ağız

 

Öğütme makinesinin başlangıcı. Bu bölümde makineye giriş yapan maddeler ezilir, parçalanır ve yumuşatılır. Vücudumuzda bu bölüme karşılık gelen yer ağzımızdır.

 

 

Ağzımızdaki dişler yiyecekleri parçalayıp öğütecek biçimde özel olarak yaratılmışlardır. Bilinen en sert organik madde olan diş minesiyle kaplanmışlardır ve aynı zamanda kimyasal maddelere karşı da çok dayanıklıdırlar. Her diş görevine uygun bir şekle sahiptir. Örneğin ön dişler keskindir, yiyeceği koparır. Köpek dişleri sivridir, besini yırtar, parçalar. Azı dişleri ise besini öğütebilecek şekilde tasarlanmıştır. Eğer ağzımızdaki dişlerin hepsi aynı cins olsaydı, örneğin 32 köpek dişi veya 32 kesici dişe sahip olsaydık yemek yememiz hemen hemen imkansız hale gelirdi. Dişlerdeki bu mükemmel yapının bir başka örneği de dişlerin diziliminde görülür. Her diş olması gerektiği yerdedir. Kesiciler olmaları gerektiği gibi ön tarafta, azılar yine olmaları gerektiği yerde arka taraftadır. Bunların yerinin değiştirilmesi bile dişleri tamamen kullanışsız hale getirebilir. Birbirinden bağımsız olan üst ve alt dişler arasında da kusursuz bir uyum vardır. Her iki bölgedeki dişler, çene kemiği kapandığı zaman tam olarak birbirlerinin üzerine oturacak şekilde yaratılmıştır.

 

Dişlerin dayanıklı yapısı, diziliş sıralaması, sahip oldukları şekiller ve görevlerinin uyumlu olması gibi detaylar dişlerdeki açık tasarımı göstermektedir. Hücrelerin şuurlu hareketlerinin ise tek bir nedeni vardır: Vücuttaki bütün hücrelere olduğu gibi dişleri oluşturan hücrelere de sahip oldukları özellikleri veren herşeyin yaratıcısı Yüce Allah'tır.

 

O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

 

Makinemizde bazı bölümler adeta kimya laboratuvarı gibi çalışır ve makineye giren maddelerin kimyasal yapılarına etki ederek onları parçalar. Yediğimiz besinler de tıpkı bu makinedeki gibi bir yandan dişler tarafından öğütülürken bir yandan da kimyasal bir saldırıya uğrarlar. Bu saldırıyı gerçekleştiren ise tükürük sıvısıdır. Günlük hayatta hiç kimse ağzındaki bu sıvının farkında olmaz; salgılanıp salgılanmadığını, miktarının çokluğunu azlığını kısacası bu konuyla ilgili hiçbir detayı genellikle düşünmez. Birçok kişi tarafından basit bir salgı zannedilen tükürük salgısı, aslında çok hassas oranlara sahip çeşitli kimyasal maddeler içeren özel bir karışımdır.

 

Bu sıvı öncelikle besinlerdeki tadı almamızı sağlar. Besinlerin içindeki tat veren moleküller, tükürük içinde çözülerek dilin üzerinde bulunan tat algılayıcı sinir uçlarıyla birleşirler. Ancak bu şekilde yediğimiz yiyeceklerin tadını alabiliriz. Kuru bir ağızla yenen yiyeceklerin tatlarının alınmaması da bu yüzdendir. Ağızda birbirinden farklı özelliklere sahip iki ayrı tükürük sıvısı salgılanmaktadır. Bunlardan biri karbonhidratları çok ince bir şekilde parçalar ve kısmen şekere dönüştürür. Örneğin ekmek bir karbonhidrattır. Eğer ağzınıza bir parça ekmek alır ve birkaç dakika yutmadan bekletirseniz, parçalanan karbonhidratların şeker tadını dilinizde hissedersiniz. Diğer tükürük sıvısı ise çok yoğun bir kıvama sahiptir. Bu yapışkan sıvı sayesinde yemek yerken ağzın her tarafına yayılmış olan yiyecek parçaları biraraya getirilerek lokma şeklini alır.

 

Peki tükürük salgısı olmasaydı ne olurdu? Elbette ki ağzımızdaki kuruluktan dolayı ne yediklerimizi yutabilir, ne besinlerin tadını alabilir, ne de doğru dürüst konuşabilirdik. Katı hiçbir besini yiyemez, sadece sıvı olanlarla beslenmek zorunda kalırdık. Bu da bizim için oldukça zor bir durum olurdu.

 

Üç ayrı salgı bezinden salgılanan tükürük, bir yandan yiyecekleri nemlendirerek yutulmasını kolaylaştırırken, diğer yandan da içerdiği kimyasal maddeyle yiyeceklerin içinde vücuda faydalı olan parçaların çözünmesini sağlar. Tükürükte bulunan pityalin adı verilen enzim bu iş için özel üretilmiş bir kimyasaldır. Pityalin, nişastayı ayrıştırarak şekere dönüştürür.


Mekanik öğütmede dilin de önemli bir rolü vardır. Çok hassas bir tat ölçme özelliğine sahip olan dil, aynı zamanda yiyeceklerin ağızda yuvarlanarak boğazdan geçişinde kolaylık sağlar. Dilin üst yüzeyinde ve yanlarında bulunan dört farklı tada; acıya, tatlıya, tuzluya ve ekşiye duyarlı 10.000'e yakın tat noktası vardır. İşte bu tat tomurcukları her gün yediğimiz onlarca çeşit besinin tadını birbirlerine hiç karıştırmadan algılamamızı sağlar. Öyle ki dil daha önce hiç tanımadığı bir besinin tadını da kolaylıkla ayrıştırabilir. Bu sayede hiçbir zaman bir salatalığın tadını greyfurt gibi ekşi olarak algılayamayız veya bir pastaya tuzlu demeyiz. Üstelik tat tomurcukları milyarlarca insanda aynı besinde aynı tadı algılar. Herkes için tatlı, tuzlu, ekşi gibi kavramlar aynıdır. Bazı bilim adamları dilin bu yeteneğini "olağanüstü kimya teknolojisi" olarak adlandırırlar.

 

Peki dilin üzerinde daha az tat noktası olsaydı ne olurdu? O zaman yediğimiz yiyeceklerin hiçbirinin tatlarını alamazdık. Ne bir şekerin, ne etin, ne başka bir yiyeceğin tadını bilemezdik. Her ne yersek yiyelim, hep aynı yavan tadı alırdık. Yemek yemek zevkli bir nimet olmaktan çıkarak, her gün yapmak zorunda olduğumuz bir eziyet haline gelirdi. Ancak böyle olmaz ve dildeki özel tat tomurcukları sayesinde yediğimiz bütün yiyeceklerin tatlarını ayırt edebiliriz. Bu sayede zevk alarak yemek yeriz.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268406/ogutme-makinesine-giris-agizhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268406/ogutme-makinesine-giris-agizhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/sindirim-sistemi-agiz.jpgWed, 10 Jan 2018 14:34:57 +0200
Öğütme makinesinden çıkış: BağırsaklarÖğütme makinesinden çıkış: bağırsaklar

 

Asıl öğütme işleminde asitlerin kullanıldığından bahsetmiştik. Bu asit sindirimi yapılan maddelerle birlikte makinemizin bundan sonraki bölümlerine geçecektir. Bu, sindirim sistemi için çok ciddi bir tehlikedir. Çünkü bu ünitelerde mesela onikiparmak bağırsağında midedeki gibi kendini koruyabilecek özel bir tabaka bulunmaz. O halde nasıl olup da onikiparmak bağırsağı asitlerden zarar görmez?

 

Onikiparmak bağırsağına mideden besinlerle birlikte gelen asitlerin oranı tehlikeli bir boyuta ulaştığında, bağırsağın duvarındaki hücrelerden "sekretin" isimli bir hormon salgılanmaya başlanır. Bu işlemler ile ilgili olarak üzerinde durulması gereken noktalar vardır. Öncelikle onikiparmak bağırsağını koruyan sekretin hormonu incebağırsağın çeperindeki hücrelerde "prosekretin" halinde bulunur. Bu hormon sindirilmiş besinlerin asidik etkisiyle başka bir kimyasal madde olan sekretin haline dönüşür ve bu hormon, pankreası uyararak salgıların zararlı etkisini ortadan kaldırır.

 

Sekretin hormonu kana karışarak pankreasa gelir ve enzim salgılaması için pankreası yardıma çağırır. Onikiparmak bağırsağının tehlikede olduğunu haber alan pankreas, bikarbonat moleküllerini bu bölgeye gönderir. Bu moleküller mide asidini etkisiz hale getirecek ve onikiparmak bağırsağını koruyacaktır.

 

İnsan bedeninin kapkaranlık derinliklerinde, gözü, kulağı olmayan, bir beyni ve şuuru bulunmayan hücrelerin böylesine kusursuz sistemler içinde çalışmaları Allah'ın üstün yaratışının sonuçlarıdır. Hücreleri sahip oldukları özelliklerle birlikte yaratan benzeri olmayan bir ilim sahibi olan Allah'tır. Allah insanlara kendi bedenlerinde yarattığı bu gibi özelliklerde gücünün sınırsızlığını göstermektedir.

 

Yediğimiz bütün besinlerin sindirimi incebağırsakta tamamlanır. Ancak sindirimdeki son aşama, sindirim ürünlerinin vücutta gerekli yerlere dağıtımının sağlanması için emilmesidir. Sindirim sisteminin parçalarından ağız ve midedeki emilim çok azdır. Emilim tam olarak bağırsaklarda gerçekleşir. İnce bağırsağın yapısı emilim için çok uygundur.

 

İncebağırsağın iç yüzü son derece girintili ve çıkıntılı bir yapıya sahiptir. Bu girinti ve çıkıntıların üzerinde de mikroskobik pompalar bulunur. Bu pompalar emici hücrelerdir. İşte bu hücreler vücudun ihtiyacı olan besinleri yakalar ve bağlı oldukları kan damarlarına pompalarlar.

 

Bu nedenle bağırsaklarımızın çevresi karmaşık bir damar şebekesi ile çevrilidir. Vücudunuzun neye ihtiyacı varsa bu küçük pompalar bunu bilir. Beyin hücrelerinizde kullanılacak parçalanmış şeker, veya kas hücrelerinizde kullanılacak bir amino asit… Bu küçük pompalar, bir akıl gösterisiyle ihtiyacınız olan besini bulur ve yakalar. Siz bu görüntüleri izlerken de milyarlarca pompa, sizin bu görüntüleri izleyebilmeniz için ihtiyacınız olan besinleri, gerekli yerlere pompalamaktadır.

 

Bağırsakların içinde bulunan kıvrımlar ve bu kıvrımların üzerinde bulunan mikro pompalar sayesinde, incebağırsak oldukça büyük bir yüzey alanına sahiptir. Öyle ki, yetişkin bir insanın bağırsağının sahip olduğu toplam alan yaklaşık 300 m.2'ye ulaşır. Bu, yaklaşık iki küçük tenis kortunun toplam alanına denk gelen bir büyüklüktür.

 

Besinlerin sindirimi işte bu geniş alanda gerçekleşir. Besinler parçalanarak önce bir bulamaç haline getirilir. Sonra bu bulamaç bağırsak iç yüzeyinin üzerine, hiçbir nokta eksik kalmayacak şekilde ve çok çok ince bir tabaka olarak serilir. İşte bu sayede hücreler yiyeceklerin içindeki bütün besini kolayca emebilirler.

 

İncebağırsağın çok özel bir fonksiyonu da bazı maddeleri vücudun ihtiyacı olduğu kadar emebilmesidir. Örneğin demirin fazlası vücuda zararlıdır. Belli bir oranın üzerinde bağırsaklara ulaşan demir, hiç emilmeden bağırsaklardan atılır.

 

Bundan başka daha önceki bölümlerde değinildiği gibi incebağırsağın çok özel bir bölümünde ise sadece B-12 vitaminini emmek üzere hazırlanmış hücrelerden oluşan bölgeler bulunur. Ameliyatla bağırsaklarının bu bölgesi alınan kişilerin tıbbi tedavi olmadığı takdirde kansızlıktan ölmeleri kaçınılmazdır.

 

Bazı özel besinlerin emilimi kalınbağırsakta gerçekleşir. Bunlardan biri de K vitaminidir. K vitamini kanın pıhtılaşması mekanizmasında görev yapan, eksikliğinde, insanı ölüme götürecek sonuçlar ortaya çıkabilen son derece önemli bir vitamindir. Ancak K vitamini doğada insan bedeninin ihtiyaç duyduğu şekilde bulunmaz. İnsan vücudunun bu vitamini kendi kullanabileceği hale getirmesi, yani bir anlamda "rafine etmesi" gereklidir.

 

Ancak insan metabolizması böyle bir rafine işlemini de gerçekleştiremez. Peki nasıl olur da insanlar K vitamini eksikliğinden dolayı yaşamlarını yitirmezler? Bu vitamini insanın kullanacağı hale getiren, onun için rafine eden mekanizma nedir?

 

Bağırsaklarda bulunan özel bakteriler, K vitaminini bir dizi işlemden geçirir, rafine eder ve insanın kullanabileceği hale getirirler. Bu bakteriler tarafından rafine edilen K vitamini kalınbağırsaktan emilerek kana karışır.

 

İnsanın hayatını devam ettirebilmek için varlığından bile haberdar olmadığı, hatta adını bile bilmediği küçücük bir bakteriye muhtaç olması üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Hiçbir tesadüf bir bakteriyi meydana getirip, üstelik bunu insanın bağırsaklarına yerleştirip, bu bakterinin genetik şifresini insana faydalı olacak işlemleri yapacak hale getiremez.

 

Akla davet

 

Bir insan için önüne konan kimyasal maddelerin, madensel tuzların toz halindeki metallerin ayrımını yapmak neredeyse imkansızdır. Bu konuda eğitim almamış bir kişi sadece bakarak demiri çinkodan ayırt edemez.

 

Hangi maddenin faydalı hangisinin zararlı olduğunu, o an bedeninde hangisine ne kadar ihtiyaç olduğunu tespit etmesi ise mümkün değildir. İnsan bu maddeler arasındaki farkı anlayamaz. Ama o insanın bağırsak hücreleri bunu rahatlıkla anlar. Görüldüğü gibi hangi maddenin ne olduğunu ayırt edebilmek için akla ve bilince sahip olmak yeterli olmaz. Konu hakkında detaylı bilgi sahibi olmak gereklidir.

 

Peki öyleyse bağırsak hücreleri böyle bir bilgiye nasıl sahip olmuşlardır? İnsan vücudundaki trilyonlarca hücrede neyin eksik, neyin fazla olduğunu bu hücreler nasıl tespit etmekte ve aksayan yönü nasıl gidereceklerini nereden bilmektedirler?

 

Atomların biraraya gelmesiyle oluşan hücrelerin bir iradeye sahip oldukları düşünülemez. Bu bilginin hücrelere özel olarak yerleştirilmiş olduğu çok açıktır. Böyle muazzam bir işlemin tesadüflerle ya da başka bir etkiyle gerçekleşmesinin de mümkün olmadığı ortadadır. Bu durum, hücrelere, sahip oldukları şuuru veren üstün bir gücün varlığını gösterir ki, bu gücün sahibi herşeyi yaratan ve bir düzen içinde biçim veren Allah'tır.

 

Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O'nun nasıl bir çocuğu olabilirş O'nun bir eşi (zevcesi) yoktur. O, herşeyi yaratmıştır. O, herşeyi bilendir. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir. (En'am Suresi, 101-102)

 

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268405/ogutme-makinesinden-cikis-bagirsaklarhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268405/ogutme-makinesinden-cikis-bagirsaklarhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Sindirim_Sistemi_A9TV_ogutme_makinesinden_cikis_bagirsaklar_08.jpgWed, 10 Jan 2018 14:18:01 +0200
Öğütme makinesindeki yaratılışVücudumuzdaki makinenin her aşamasında bir amaca yönelik olan çok detaylı bir yaratılış vardır. İşte burası öğütme işleminin yapıldığı bölüm: midemiz.

 

Yiyecekler, midenin üst ucunda bulunan ve "mide ağzı" ya da "kardia" denen dar bir açıklıktan geçerek mideye girer. Mideyi yemek borusuna bağlayan bu açıklıktaki büzücü kaslar bir kapak gibi çalışarak midedeki yarı sindirilmiş besinlerin yemek borusuna geri dönmesini engeller. Daha sonra midenin kubbe biçimindeki üst bölümüne geçen besinler, burada mide özsuyu ya da mide sıvısıyla karıştıktan sonra midenin en geniş bölümüne doğru ilerler. "Gövde" denen bu geniş bölüm keskin bir büklüm yaparak midenin yatay bölümünü oluşturur.

 

Üstteki dikey bölümden daha kısa olan bu bölgede mide yeniden daralır ve "mide kapısı" ya da "pilor" denen bir geçitle onikiparmak bağırsağına açılır. Midenin alt ucundaki bu kaslı geçit de bir kapak işlevi görerek yarı sindirilmiş besinlerin mideden çıkıp incebağırsaklara geçişini denetler. Besinlerin mide ağzından mide kapısına doğru ilerlemesini sağlayan, üç katman halinde yerleşmiş olan güçlü mide kaslarının ritmik dalgalanma hareketidir. Kas seyirmesini andıran bu dalgalanma hareketi aynı zamanda besinlerin çalkalanarak, sıkışıp ezilerek küçük parçalar halinde öğütülmesini ve sonunda "kimus" denen yarı sıvı bir karışıma dönüşmesini sağlar.

 

Midedeki sindirim işlemi ağızdakinden farklıdır. Burada çok kuvvetli asitler devreye girer. Besinler yemek borusundan mideye iner inmez, mide yüzeyindeki hücreler gastrik asit adında bir sıvı salgılamaya başlar. Bu sıvıyla aynı anda pepsin ve hidroklorik asit adında kimyasal öğütücü sıvılar da salgılanır.

 

Makinemizdeki bu asitler bir traş bıçağını bile sindirebilecek kadar güçlüdür. Protein benzeri sindirimi zor maddeler için bu asitlerin olması zorunludur. Ancak burada çok önemli bir detay vardır. Midenin kendisi de yapı olarak proteinden oluşmuştur. Peki o zaman nasıl olup da traş bıçağını bile sindirebilen bir asit, midenin kendisine zarar vermez?

 

Bu da insan vücudundaki Allah'ın yarattığı benzersiz tasarım örneklerinden biridir. Midenin girintili çıkıntılı duvarlarının derinlikleri sayesinde mide kendi kendini sindirmez. Mide duvarlarındaki derin çukurlarda birbirinden farklı özelliklere sahip hücreler yer alır. Hassas bir denge içinde, midedeki birtakım hücreler asit salgılarken, bu hücrelerin yanıbaşında bulunan başka hücreler de yapışkan bir sıvı salgılar. "Mukus" isimli bu sıvı midenin yüzeyini örter ve mide duvarını asitlere karşı bir kalkan gibi korur ve enzimlerin mideye zarar vermesini engeller. Parçalayıcı enzimler kadar enfeksiyon yapan virüs ve diğer mikroorganizmaların da hücrelerin içine girmelerini engelleyen mukus, aynı zamanda yiyeceklerin kanal içindeki hareketlerini kolaylaştıran bir kayganlaştırıcıdır da.

 

Bu işlemler nasıl gerçekleşmekte, midedeki bu koruyucu ortam nasıl oluşmaktadır? Midedeki hücreler kendi kendilerine bu maddelerin üretimini yapmaya karar vermiş ve bir şekilde koruyucu maddelerin formülünü bulmuş olabilirler mi? Elbetteki böyle birşey mümkün değildir. Ancak biz yine de hücrelerin böyle birşey yapabilmek için nelere ihtiyacı olacaklarını düşünelim:

 

Öncelikle sindirim için gerekli olan maddenin üretimi için, birtakım hücreler, yiyeceklerin sindirilmesi gerektiğinin şuurunda olmalıdırlar. Aynı hücreler sindirim için asit gibi bir maddeye ihtiyaç olduğunu bilmelidirler. Daha sonra hücrelerin, en uygun asitin formülünü bulup, bu formül doğrultusunda üretim yapmaları gerekir. Koruyucu maddenin üretimi içinse, birtakım hücrelerin, bu asitin midenin kendisine zarar verebileceğini tespit etmeleri, sonra bu hücrelerin asit örneklerini alıp laboratuvarda incelemiş ve asidin etkisini durduracak formülü geliştirmiş olmaları gerekir. Bu arada bu asitin bir damlası dahi halıda koca bir delik açabilecek kadar etkilidir. Bu nedenle herhangi bir formül hatasının, midenin asitler tarafından eritilmesi anlamına geleceği de unutulmamalıdır.

 

Mide girişindeki kapak asitin dışarı çıkarak yemek borusuna zarar vermesini engeller. Bu kapak hiç olmasaydı veya sağlıklı çalışmasaydı asit yemek borusuna kaçar ve onu parçalardı. Nitekim gastrit ve ülser gibi hastalıklarda mukus tabakası zayıflamakta ve mide yüzeyinde ciddi hasarlar oluşabilmektedir.

 

Elbetteki midedeki birbirini dengeleyen maddelerin oluşumu burada özetlediğimiz kadar basit değildir. Maddelerin formüllerinin tutturulması bile başlı başına bir olaydır. Kaldı ki bir hücrenin kimyasal formüller oluşturup, bu formülleri biraraya getirip bir madde oluşturmasının imkanı yoktur. Şuursuz atomlardan oluşan bir hücrenin böyle bir akla ve yeteneğe sahip olduğunu iddia etmek akılcılıktan uzaklaşmak olacaktır.

 

Bununla birlikte akıl ve mantık sınırlarından uzaklaşmayı kabul ederek bir insanın midesinde asitin bir şekilde ortaya çıktığını varsaysak bile onu dengeleyecek maddenin zaman içinde ortaya çıkmasının beklenmesi söz konusu olamaz. Çünkü traş bıçağını eritebilecek kadar güçlü olan asitler, mideyi çok kısa bir süre içinde tahrip edecektir. Asitlerin değil milyonlarca yıl, 2-3 gün hatta daha da kısa bir süre için bile midede beklemesi imkansızdır.

 

Bunların tümünü gözönünde bulunduracak olursak apaçık bir gerçek karşımıza çıkar. Asitin ve mideyi asitten koruyacak mukusun beraber var olmaları, Allah'ın üstün yaratışındaki düzenin ve kusursuzluğun sayısız örneklerinden sadece biridir. Allah insan bedenini, bir bütün olarak kusursuz bir tasarımla yaratmıştır.

 

Sindirimle Birlikte Asite Dönüşen Sıvı

Makinenin çalışma sistemindeki tek planlama örneği bu değildir. İnsan vücudunda öyle kusursuz bir sistem vardır ki, her türlü ihtimal için gerekli olan tedbirler daha en başından alınmıştır.

 

Mide boşken içinde sindirim asitlerinin bulunması mideye bir süre sonra zarar verecektir. Bu nedenle boş olduğu zamanlarda midenin içinde sindirim asitleri bulunmaz. Dolayısıyla midenin zarar görme tehlikesi de ortadan kalkmış olur. Boş midenin içinde "pepsinojen" isimli, sindirme özelliğine sahip olmayan bir enzim bulunur. Ancak mideye besinlerin gelişiyle birlikte, mide hücreleri HCL (hidroklorik) asit isimli bir sıvı salgılamaya başlar. Bu sıvı boş midede bulunan pepsinojenin yapısını aniden değiştirir ve "pepsin" isimli, çok güçlü bir parçalayıcı enzime dönüştürür. Bu da midedeki besinleri hemen parçalar.

 

Mide hücrelerinin ne zaman hangi maddeyi salgılayacaklarını bilen, hücrelerin yerli yerinde hareket etmelerini sağlayan, asitlerin salgılanma zamanlamasını ayarlayan bir güç olduğu açıktır. İnsan bedenine hakim olan bu güç tüm evreni, evrendeki bütün canlıları, insanları yaratmış olan Allah'tır. Allah'ın yaratmada hiçbir ortağı yoktur. Allah Kendinden başka ilah edinenlerle ilgili olarak bir ayette şöyle buyurmaktadır:

 

Kendileri yaratılıp dururken, hiç bir şeyi yaratamıyan şeyleri mi ortak koşuyorlar? Oysa (bu şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeye. (Araf Suresi, 191-192)

 

Makinedeki Özel Süspansiyon Sistemi
 

Öğütmenin yapıldığı bu yerde müthiş bir hareketlilik vardır. Yemek yemenizden kısa bir süre sonra midenizde büyük bir hareketlilik başlar. Mideniz sürekli sağa, sola, yukarı, aşağı çalkalanır ve besinlerin daha iyi sindirilmesine çalışır. Ancak siz midenizdeki özel süspansiyon sistemi sayesinde bu hareketlerin hiç farkına varmazsınız.

Mide kasları 3 farklı yöne doğru dizilmişlerdir. Bu şekilde mide aşağı yukarı ve çarpraz şekilde hareketleri kolaylıkla yapar. Bu da besinlerin mide sıvılarıyla daha iyi temas etmesini sağlar. Ancak bu tarz hareketler her zaman bir tehlikeyi de beraberlerinde getirecektir; sürtünme…

Vücudumuzdaki sistemler sadece sindirim ile kısıtlı değildir. Makinemizin hemen bitişiğinde başka sistemler ve makineler de yer alır. Söz konusu hareketliliğin ve beraberinde oluşan sürtünmenin bunlara zarar vermemesi şarttır.

Mide, bağırsakların hemen yanıbaşında bulunan bir organdır. Sürekli hareket etmesi, bağırsaklara sürtünmesi anlamına gelir ki bu, insan sağlığında ciddi problemlere yol açabilecek bir durumdur.

Elbette ki midede bu tehlikeye karşı da bir önlem alınmıştır. Midenin en dış dokusu, "periton" isimli bir zarla kaplıdır. Bu zarın salgıladığı kaygan sıvı, mide ve bağırsaklara "dıştan yağlama" olarak nitelendirilecek bir işlem yaparak bu organların kayganlaşmasını ve dolayısıyla çalışırken birbirlerine sürtünerek zarar görmelerini önler.

Makinenin ana sindirim ünitesinden çıkan maddelerin parçalanma süreci hala tamamlanmamıştır.

Midede sulu bir pelte kıvamına getirilmiş olan besinler, sadece tek tarafa açılan bir kapaktan geçerek onikiparmak bağırsağına, burdan da incebağırsağa iletilirler. Besinlerin önemli bir bölümü midede parçalanmış olsa da, bir kısım besin hala en küçük birimlerine ayrıştırılmamış bir şekilde midede durmaktadır. Mideyi terk eden ve hala sindirilmemiş olan bu besinler de bir süre sonra incebağırsağa ulaşırlar. Örneğin yağlar büyük moleküllü oldukları ve suda erimedikleri için sindirimleri zordur. Bu nedenle yağların sindirimi ağız ve midede olmaz, incebağırsakta gerçekleşir. İşte bu aşamada vücudun iki organı -pankreas ve karaciğer- devreye girer. Bu iki organ incebağırsağın içine bir kanal yardımıyla iki özel sıvı gönderirler.

Karaciğer midenin yağları parçalayamadığının farkındadır. Aynı zamanda yağları parçalayacak özel sıvının kimyasal formülüne de sahiptir. Yağlı besinlerin incebağırsağa ulaştıkları anı da bilen karaciğer, en doğru zamanda, en doğru yere, hazırladığı ve biriktirdiği özel sıvıyı boşaltır.

Safra sıvısı isimli bu salgı yalnızca yağları parçalamakla kalmaz. Parçalanan yağların incebağırsaktan emilmesine de yardım eder. Ayrıca bağırsakların vitaminleri emebilmelerini sağlayan özel kimyasal bileşimleri de içinde barındırır. Hatta aynı zamanda bağırsağın içindeki zararlı bakterileri öldüren bir antiseptiktir.

Safranın görevi, mideden incebağırsağa gelen besin bulamacındaki yağları bir ön işlemden geçirmektir. Bu ön işlem pankreas salgısının etkisini artıracaktır. İçinde çeşitli enzimler bulunan pankreas özsuyu yağların yanısıra nişasta ve proteinlerin sindirilmesine de yardımcı olur. İnce bağırsağın iç yüzeyini döşeyen mukozada da çok sayıda küçük salgıbezi vardır. Bu bezlerin salgıladığı bağırsak özsuyundaki çeşitli enzimler, o ana kadar yeterince parçalanmış olan besinlerin sindirilmesinde önemli rol oynar. Yemekten 3-5 saat sonra incebağırsaktaki besinlerin çoğu öğütülmüş olur. Böylece, karbonhidratlar basit şekerlere, proteinler aminoasitlere, yağlar da gliserol ile yağ asitlerine ayrıştırılarak emilmeye hazır duruma gelir. İncebağırsakta bulunan emici hücreler emilmeye hazır besin moleküllerini yakalar ve emerler. Ardından bu besinleri kan dolaşımına verirler.

Yiyecekler incebağırsaktan ayrılmak üzereyken içlerinde su hariç hiçbir gıda kalmamıştır. Tüm gıdalar emilmiştir.

 

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268404/ogutme-makinesindeki-yaratilishttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268404/ogutme-makinesindeki-yaratilishttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Sindirim_Sistemi_A9TV_ogutme_makinesindeki_yaratilis_12.jpgWed, 10 Jan 2018 14:11:07 +0200
Makinenin içindeki yol: Yemek Borusuİlk öğütme işlemine uğrayan maddeler yani yiyecekler artık makinenin asıl öğütme bölümüne gitmeye hazırdır. Ancak geçiş yapacakları yerde yol ikiye ayrılmaktadır. Bu yollardan biri öğütme makinesine diğeri ise makinenin havalandırma ünitesine açılmaktadır. Eğer yanlış yere giderlerse havalandırma ünitesi bozulacak ve makine bir daha çalışmamak üzere duracaktır. Ancak böyle birşey olmaz. Çünkü içimizdeki makinede bunun olmaması için gerekli önlemler alınmıştır.

 

İnsan ağzını hem yemek yemek hem de nefes almak için kullanabilir. Çünkü yiyeceklerin itildiği yemek borusunun hemen yanında havanın ciğerlere çekildiği nefes borusu bulunur. Fakat burada çok önemli bir nokta vardır. Eğer çiğnenmiş besin, yemek borusu değil de soluk borusuna kaçarsa, bu, ölüm demektir. İnsan her gün yüzlerce kez yutkunur. Herhangi bir durumda yanlışlıkla soluk borusuna kaçan birkaç damla su bile insanın ölümüne neden olacaktır. Ancak solunum borusunun sürekli kapalı durması bir çözüm değildir. En akılcı ve pratik çözüm solunum borusunun açılır kapanır bir engelleyiciye (kapağa) sahip olmasıdır. Nefes borusunun üstünde yer alan ve küçük bir dokudan oluşan bir kapak yutkunurken otomatik olarak nefes borusunu kapatır. İşte bu sayede yemek yerken nefes borusuna su veya yiyecek kaçması engellenmiş olur. Yutkunmadan sonra ise bu kapakçık tekrar yerine gider ve böylece nefes borusundan hava geçmesi sağlanır.

 

Kapakçıktaki bu açık tasarımın detayları vardır. Örneğin normal bir insanın sahip olduğu kapakçığın yapısı ile bir bebeğin kapakçığının yapısının aynı olması bebek için tehlikeli bir durum oluşturacaktır. Bu nedenle bebeklerdeki kapakçık sistemi yetişkinlerinkinden çok daha farklı bir şekilde çalışır. Bebeklerde bu kapakçık erişkinlerden daha yukarıda bulunur. Bu sayede bebek nefes alıp verirken rahatlıkla anne sütü de emebilir. Bebeklerin anne sütü emerken bir yandan ağlayıp bir yandan boğulmamaları da bu yüzdendir. Eğer bebeklerdeki kapak sistemi de yetişkinlerdekine benzer bir yapıya sahip olsaydı bebekler anne sütünü emerken boğulabilirlerdi.

 

Ancak ilk insandan bu yana yaşayan ve halen yaşamakta olan tüm insanlarda bu ihtiyaç tam olması gerektiği şekilde karşılanmıştır. Özel bir hastalığı olanlar dışında tüm insanlar bebeklik dönemlerinde tam olması gereken yapıdaki kapakçıklara sahip olmuşlardır. Aynı şekilde bu insanlar yetişkin hale geldiklerinde de kapakçıklarının yapısı yine ihtiyaçlarına göre olmuştur.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268403/makinenin-icindeki-yol-yemek-borusuhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/268403/makinenin-icindeki-yol-yemek-borusuhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Sindirim_Sistemi_A9TV_makinenin-icindeki_yol_yemek_borusu_04.jpgWed, 10 Jan 2018 13:56:30 +0200
Simbiyoz (ortak yaşam) Sonuç BölümüBu belgeselde sadece çok az bir kısmını aktarabildiğimiz ortak yaşam sürdüren canlıların özellikleri hayranlık uyandırıyor. Birbirlerinin özelliklerinden tamamen habersiz, şuursuz canlıların doğada böylesine uyumlu olarak ortak bir yaşam sürmeleri Allah'ın sanatıdır. Bakterilerden termitlere, çiçeklerden yengeçlere kadar büyük küçük her canlı Allah'ın onlara ilhamıyla hareket eder. Evrimciler ise hiçbir bilimsel delili olmayan bir mantıkla bu düzenin rastgele, kör tesadüflerle meydana geldiğini iddia ederler. Canlıların evrimcilerin iddia ettiği gibi birbirleriyle yarışarak değil tamamen birbirlerine fayda sağlayarak yaşamlarını sürmeleri ise evrim teorisine tam bir darbe olmuştur. Bilim bize gösteriyor ki canlıların yapıları tesadüflerle oluşamayacak kadar kompleks ve mükemmeldir. Her canlının sahip olduğu özellikler tek tek kendilerini yaratan Üstün Bir Aklın varlığını gösterir. Bilimin ortaya koyduğu her yeni keşif canlıların güç sahibi bir yaratıcının yani Rabbimiz olan Allah'ın eseri olduğunu bir kez daha ispatlıyor.

 

Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O'nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir. (Şura Suresi, 29)

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/267937/simbiyoz-(ortak-yasam)-sonuc-bolumuhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/267937/simbiyoz-(ortak-yasam)-sonuc-bolumuhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Simbiyoz_Ortak_Yasam_A9TV_sonuc_11.jpgThu, 04 Jan 2018 05:51:23 +0200
Simbiyoz (ortak yaşam) nedir?Simbiyoz (ortak yaşam) nedir?

 

Doğadaki farklı türde canlıların beraber yaşamlarını sürdürmelerine ortak yaşam veya simbiyotik yaşam denir. Bakterilerden alglere, hayvanlardan bitkilere kadar tüm canlılarda bir etkileşim ve alışveriş vardır. Simbiyotik yaşamın çok değişik türleri bulunuyor. Bu belgeselde bizim üzerinde duracağımız herkesin fayda sağladığı simbiyotik ilişkiler. Yani tamamen farklı sistemlere sahip canlıların birbirleriyle yardımlaşarak hayatlarını sürmesi.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/267936/simbiyoz-(ortak-yasam)-nedirhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/267936/simbiyoz-(ortak-yasam)-nedirhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Simbiyoz_Ortak_Yasam_A9TV_simbiyoz_nedir_05.jpgThu, 04 Jan 2018 05:48:42 +0200
Simbiyotik Yaşama Bir Örnek: Biz ve Bakterilerimiz Simbiyoz: Canlılar Dünyasında Vazgeçilmez İşbirliği

 

Bugün doğada 8.7 milyon civarında canlı türü tespit edildi. Her geçen gün keşfedilen yeni türlerle bu sayı artıyor. Her canlı türünün farklı beslenme şekilleri, iletişimleri, farklı savunmaları ve üreme çeşitleri var. Hepsi kendi türleri içinde kapsamlı bir biyolojik ve sosyal yaşam sürüyor. Acaba sadece kendi türleri içinde mi?

 

Biz ve bakterilerimiz

 

Vücudumuzda şuanda kendi hücrelerimizden çok daha fazla sayıda bakteri yaşıyor. Vücudumuzdaki bakteri varlığı doğduğumuz anda başlar. Daha doğum sırasında bakterileri bünyemize alırız. Sonra annelerimizin cildinden, sütünden gelen birçok bakteri daha bebekken bizi kuşatır. Ve tüm hayatımız boyunca da bakterilerin yüzlerce çeşidiyle birlikte yaşamımızı sürdürürüz. Bilim adamları uzun süre vücudumuzda bu kadar bakteri olmasına rağmen bunların ne zararı, ne faydası olduğunu düşünüyorlardı. Ancak son 10-15 yıldır araştırmacıların bakış açıları farklı. Bu bakteriler gerçekten bize çok faydalı. Bakteriler içinse; evet, biz de onlar için çok iyi birer ev sahibiyiz.

 

Bir insan vücudunda trilyonlarca bakteri yaşar. Sadece ağzınızda dünyada yaşayan tüm insanlardan daha fazla bakteri vardır. Bakteriler vücudumuzda kendileri için iyi bir barınak ve beslenme elde ederken biz de bakterilerden birçok yönden fayda sağlarız. Sindirim sistemimizde üç yüz ile bin farklı çeşit bakteri yaşadığı düşünülüyor. Bakteriler insanlar tarafından sindirilemeyen karbonhidratları sindirir. Sütteki şekerlerin parçalanmasını sağlar ve bizim için enerji ve besine dönüştürür. Ayrıca ilaçları, artık ihtiyacımız olmayan hormonları ve potansiyel kanser sebebi olabilecek vücutta serbest dolaşan diğer maddeleri de parçalar. Eğer sindirim bakterileri olmasaydı yediğimiz birçok yiyecekten gerekli faydayı sağlayamayacak, sebzelerin vitaminlerini kullanamayacaktık. Portakal, elma, patates gibi kompleks karbonhidratlar içeren besinleri sindiremeyecektik. Çünkü biz bakterilerin salgıladığı enzimleri salgılayamayız. Bazı bakteriler bizim için K vitamini üretirler. Bazılarıysa biotin, B12, folik asit, tiamin gibi B kompleks vitaminleri sentezler. Bu hayati vitaminleri yiyeceklerden almak zordur ve vücudumuz tarafından da üretilemezler. Örneğin K vitamini kanın pıhtılaşmasını sağlayan ve kemikteki kalsiyumu muhafaza ederek kemikleri sağlam tutan vitamindir. B vitaminleriyse vücudun enerji üretmesini, sinir ve sindirim sistmlerimizin çalışmasını sağlar.

 

Bakterilerin görevleri sadece sindirim sistemiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda bakteriler vücudumuzda ikinci bir savunma sistemi gibi çalışırlar. Vücudumuza çeşitli yollarla giren zararlı bakterilerin gelişmelerini ve yayılmalarını önleyecek maddeler salgılarlar. Ayrıca vücudun ideal ph değerini korumasına yardımcı olur.

 

Batı Ontario Üniversitesi mikrobiyoloji ve immünoloji profesörü Dr. Gregor Reid bakterilerle olan ilişkimizi şöyle özetler:

 

“Onlar (bakteriler) olmasaydı biz ölmüş olurdur...” (Dr. Gregor Reid, Mikrobiyoloji, İmmünoloji ve Cerrahi Profesörü, Batı Ontario Üniversitesi, Kanada)

 

Tabii vücudumuzun bu bakterileri yabancı madde olarak görüp savunma sistemimizin bunlara saldırmaması da çok büyük bir mucizedir. Vücudumuz bu bakterileri yabancı istilacılar olarak değil de sindirim sisteminin birer hücresi gibi algılar. Bu şekilde ömrümüz boyunca bakterilerle karşılıklı birer yardımlaşma içinde hayatımızı sürdürürüz. Trilyonlarca bakteri ve bizler birbirimizden ayrılmaz birer bütünüz. Doğada bu şekilde birbiriyle beraber yaşayan birçok farklı canlı türü vardır. İşte bu belgeselde Allah'ın yarattığı canlıların doğada nasıl birbiriyle uyum içinde ortak hareket ettiğini izleyeceksiniz. Birbirleriyle konuşamayan, herhangi bir planlama yapamayan bu canlıların ortak bir akılla hareket ettiğini göreceksiniz. Allah'ın yaratma gücüne bir kez daha hayran olacaksınız.

 

Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır. Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz? (Zariyat Suresi, 20-21)

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/267935/simbiyotik-yasama-bir-ornek-bizhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/267935/simbiyotik-yasama-bir-ornek-bizhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Simbiyoz_Ortak_Yasam_A9TV_simbiyoz_biz_ve_bakterilerimiz_13.jpgThu, 04 Jan 2018 05:45:15 +0200
Hayvanların ortak yaşamıOrtaklaşa temizlik operasyonu

 

Hayvan türleri içinde de birbirleriyle yardımlaşanlar vardır. Örneğin köpekbalıkları gibi büyük balıkların yemek yedikten sonra dişlerinin aralarında yiyecek artıklarının kalması normaldir. Bu parçacıklar zaman içinde hastalıklar veya yemek yemelerini zorlaştıracak tehlikeli maddeler üretebilir. Bazı küçük balık türleri biyolojik birer diş fırçası gibi büyük balıkların dişleri arasında dolaşarak ağızlarında kalan artıkları temizlerler. Küçük balıklar kendileri için bu kadar tehlikeli olabilecek bu ortamda gayet güven içinde temizlik işlerini bitirirler. Aslında büyük balıklar istedikleri an ağızlarını kapatarak küçük balıkları yiyebilecekken bunu yapmazlar. Eğer Darwinizm'in savunduğu şekilde doğada güçlü olan hayatta kalıyorsa büyük balıklar kolayca elde edebileceği bu ziyafetten niçin vazgeçiyorlar?

 

Benzer bir ilişki bazı temizleyici küçük kuşlar ve sürüngenler arasında da vardır. Timsahların ağzındaki parazitleri temizlemek için gelen yağmur kuşları gibi küçük kuşlar güvenli bir şekilde temizliklerini yaparlar. İşleri bittikten sonra da timsahlar aç olsun veya olmasın yara almadan oradan uzaklaşırlar.

 

Nasıl olur da normal şartlarda av ve avcı konumundaki bu iki farklı hayvan türü bir temizlik operasyonunda ortak olabilirler? Eğer bu ortaklık evrimcilerin söylediği gibi zaman içinde gelişmiş olsaydı timsah ağzını temizletmenin faydalı bir şey olduğuna karar verene kadar kaç tane temizleyici kuş timsah tarafından yenirdi? Aynı şekilde niçin kuşlar timsahların kendi türlerini yediklerini bile bile ağızlarını temizlemeye giderdi?

 

Temizlik işinde görevli başka kuşlar da vardır. Örneğin kırmızı gagalı sığır kuşları zebraların, zürafaların, impalaların üzerindeki zararlıları yerler. Bu şekilde sığır kuşları karınlarını doyururken diğer canlılar da üzerlerindeki tüm zararlıları temizletmiş olur. Sığır kuşlarının görevi sadece temizlik değil aynı zamanda uyarıdır. Bir tehlike olduğunda sığır kuşları yukarıya uçar ve bir uyarı sesi çıkarır. Böylece misafir olduğu canlıyı uyarır.

 

Karada olduğu gibi denizaltında da çeşitli arkadaşlıklar var. Gobi balığı ve karides arasında harika bir ev arkadaşlığı vardır. Birbirinden farklı bu iki canlı türü şaşılacak derecede uyumlu ev arkadaşlarıdır. Şimdi bu muhteşem ikilinin hikayesini izleyelim.

 

Denizaltında bir ev arkadaşlığı: Gobi balığı ve karides

 

Deniz tabanında barınacak bir yere ihtiyaç duyan gobi balığı kendisine bir yuva kazamaz. Karides ise kolayca derin bir yuva kazabilir ve burayı akıntılara karşı koruyabilir. Ancak onun da yuvayı meraklı canlıların istilasından korumak için yardıma ihtiyacı vardır. Çünkü karideslerin gözleri balıklar gibi keskin değildir. Onlar antenlerini göz gibi kullanarak hareket ederler. İşte böylece şaşırtıcı bir arkadaşlık öyküsü başlar. Karidesin kendi ihtiyacına göre daha büyük yaptığı bu yuvayı koruma görevini gobi balığı üstlenir. Bir saldırganın yuvaya yaklaşması durumunda gobi balığı kuyruğunu sürekli titretir. Karides anteniyle bu titreşimi hemen algılar ve tehlikeye karşı ortak savunmaya geçerler. Fakat gobi yuvadaki nöbetini hiç bırakmamalıdır. Aksi takdirde etrafta bekleyen avcılar karidesi hemen hedef alabilirler. Burada gobi balığı karidesin adeta gözü kulağı olur ve onu tehlikelerden korur. Karides de gobi balığına onun yapamayacağı güzel bir yuva sunar. Karides hem kendisi hem ev arkadaşı için korunaklı bir yuva yapmanın yanında buranın temizliğini de sağlar. Okyanus akıntıları yüzünden sürekli yuvanın içine doğru kayan kumları temizleme görevi karidesindir. Bunu yapmazsa yuvası birkaç saat içinde tamamen bozularak yok olur. İşte bu iki arkadaş müthiş bir koordinasyonla birbirlerine yardımcı olurlar.

 

Burada düşünülmesi gereken karidesle gobi balığının nasıl bu kadar uyumlu olduklarıdır. Karides balığın yuvaya yerleştikten sonra kendisini yemeyeceğinden balık da karidesin onu her zaman tehlikeye karşı uyaracağından emindir. Bu iki canlıya var oldukları ilk andan itibaren beraber ve uyum içinde yaşayabileceklerinin bilgisini ilham eden Yüce Allah'tır.

 

Hermit yengeci ve anemonların işbirliği

 

Denizlerdeki bir başka işbirliği hermit yengeçleri ve anemonlar arasındadır. Hermit yengeçlerinin koruyucu kabukları yoktur. Bu yüzden boş salyangoz kabuklarını bulur ve bunların içine yerleşir. Hermit yengeçlerinin kabuklarının üzerlerinde bir de misafirleri vardır: Anemonlar. Anemonlar hermit yengecine ahtapot gibi canlıların saldırılarına karşı koruma sağlarlar. Çünkü anemonların tentakül adı verilen uzantıları zehirlidir. Anemonlar da hermit yengecinin kabuğunda yaşayarak hem yengecin yediklerinin arta kalanlarından beslenir ve yengeç dolaştıkça o da farklı bölgelerdeki yeni yiyecek kaynaklarına ulaşır. Yengeç büyüdükçe daha büyük bir kabuğa geçer ve tabii ki anemonlarını da beraberinde yeni kabuğa taşır. Çünkü anemonlar olmadan yengecin hiçbir savunması yoktur. Anemonlar normal şartlarda kendilerini bağlı oldukları kabuktan çıkartmaya çalışan hiçbir canlıya izin vermezler. Sadece bu kabuk değişimi sırasında hermit yengeçlerine izin verirler. Hermit yengeçleri de onları yeni kabuklarına taşır. Birbirlerinin yeteneklerinden, özelliklerinden habersiz olan bu iki canlı yani hermit yengeci ve anemonlar doğadaki bu muhteşem uyumun ve ortak yaşamın örneklerindendir.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/267934/hayvanlarin-ortak-yasamihttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/267934/hayvanlarin-ortak-yasamihttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Simbiyoz_Ortak_Yasam_A9TV_hayvanlarin_ortak_yasami_04.jpgThu, 04 Jan 2018 05:40:30 +0200
Canlıların ortak yaşamı evrim teorisinin sonudurFarklı türler arasındaki simbiyotik ilişki evrim teorisi açısından hiçbir şekilde açıklanamayacak bir durumdur. Burada çok azını anlattığımız ortak yaşam örnekleri evrimin sahte mekanizmalarının mantıksızlığını açıkça ortaya koyar. Evrimciler ortak yaşam süren canlıları “olağanüstü bir durum”, “bu ilişkileri tanımlamak çok zordur” gibi üstü kapalı ve kaçamak cevaplarla geçiştirmeye çalışır. Çünkü simbiyotik ilişki içinde olan canlılar birbirleriyle yardımlaşarak yaşamlarını devam ettirirler. Bu da evrim teorisinin ana fikrini yani canlılar arası rekabet düşüncesini tamamen çürütür. Darwin'e göre tek başlarına yaşam mücadelesi içinde olması gereken canlılar birbirlerine fayda sağlamaktadır. Türlerin birbirlerine fayda sağlamasının evrim teorisinin sonu olduğunu Darwin kendisi açıkça itiraf etmiştir:

 

“Eğer bir türdeki herhangi bir yapıya ait bir parçanın başka bir türe faydalı olmak üzere oluştuğu kanıtlanabilirse, bu benim teorimin sonu olur. Çünkü doğal seleksiyonda böyle bir durum olamaz.” (Türlerin Kökeni, 1859, Bilimin Başyapıtları Baskısı, s. 164)

 

Evet, Darwin bu sefer haklı. Ne diyor? Eğer bir tür başka türe faydalı oluyorsa bu teorimin sonu olur. Ortak yaşam süren türler birbirlerine fayda sağlıyor ve bu gerçek de daha birçok gerçek gibi Darwin teorisinin sonu olmuştur.

 

Simbiyotik ilişkiler Darwin'in teorisi için tam bir engeldir. Darwinistlerin simbiyotik yaşamlar için öne sürdükleri çaresiz açıklama ortak yaşam süren canlıların birlikte evrimleştiği gibi hiçbir gerçekliği ve tutarlılığı olmayan bir izahtır. Çünkü bu canlıların büyük bölümünde biri olmadan diğerinin yaşamını sürdürmesi mümkün değildir. Bu durumda eğer bir canlının sözde evrimleşerek var olduğu iddia edilse bile diğeri olmazsa hayatta kalamazlar. Yaşamlarını devam ettirebilmek için belli hayvanlara ihtiyaç duyan bitkiler o hayvanlar henüz ortaya çıkmadan nasıl var olabilmişlerdir? Aynı şekilde başka hayvanların varlığına gerek duyan hayvanlar aynı anda var olmadan nasıl hayatta kalabilmişlerdir? Bu noktada evrim teorisi tam bir çıkmaz noktadadır. Darwinistler ortak yaşam süren canlıların sözde evriminin aşama aşama nasıl gerçekleştiğine dair hiçbir açıklama getirememiştir. Çünkü bütün canlıları olduğu gibi ortak yaşam süren canlıları da Allah bütün özellikleriyle birlikte bir anda yaratmıştır.

]]>
http://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/267932/canlilarin-ortak-yasami-evrim-teorisininhttp://giris2.harunyahya.com/tr/Belgesellerden-Secme-Bolumler/267932/canlilarin-ortak-yasami-evrim-teorisininhttp://fs.fmanager.net//Image/objects/60-belgesellerden-secme-bolumler/Simbiyoz_Ortak_Yasam_A9TV_canlilarin_ortak_yasami_evrim_teorisinin_sonudur_09.jpgThu, 04 Jan 2018 05:35:19 +0200